Nikâhtaki keramet

 

Evet, nasıl bir keramettir ki bu ta Hz. Âdem’den (as) günümüze değin hiç geçerliliğini kaybetmemiş, gelenekler, görenekler, kültürler değişse de şekil olarak hep aynı kalmış. Hangi din, hangi inançta olursa olsun farklılıklarla beraber herkesin benim­sediği bir kurum olmuş? Bütün dünyanın üzerinde hiçbir ekonomik ve sosyal yapılanmaya benzeme­yen bu kurumun nasıl bir gizemi var ki, devletlerce yüceltilip kanunlarla koruma altına alınıyor?

Aile,yol arkadaşı bulma ya da üzüntülerin ve sevinçlerini paylaşma ihtiyacından mı meydana gelmiş? Evet, haram ve helal cihetinden bakın­ca bu birlikteliği meşru hale getirmek açısından doğrudur. Ancak nikâh, sadece Müslümanların gündeminde olan bir kurum değildir. Hangi din ve inançta olursa olsun dünya kurulduğundan beri var olan bir kurumdur. Bundan da ben şunu anlı­yorum ki herkes tarafından kabul gördüğüne göre fıtrî olan bir şeydir. Hem sosyolojik, hem fizyolo­jik, hem de psikolojik bir ihtiyaçtır ki hiç eskime­den geçerliliğini korumaktadır. Aşk ve sevdanın sevgiye dönüşüp her insanın uğrayacağı bir durak olan nikâh, çiftler arası karşılıklı bir akitten ziyade toplumun da onayının alınmasıdır. Fıtrî bir çağrı­ya cevaptır. İnsanın en fazla ihtiyacı olan kalbine mukabil bulduğu kalbi, anlık bir zevke feda etme­yip, kadın ve erkeğin birbirlerine karşı duydukları aşklarını ve sevgilerini topluma ilan etmeleridir. Karşılıklı sevgi ve muhabbetin aidiyet bulduğu yerdir. Zira kayıt altına alınmayan istediği zaman istediği yerde son bulan ilişkiler normal olsaydı haram helal kaygısı taşımayan herkes bu şekilde yaşardı.Kadın ve erkek arasındaki ilişki sadece cinsellikle alâkalı olsaydı Müslüman toplumlar ha­ricinde bu birlikteliklerde bir nikah akdine ihtiyaç duyulmazdı. Öyleyse nikâh, çok farklı bir çağrı ki dünya kurulduğundan beridir bu çağrıya cevap ve­rilmektedir. Koskocaman dünya içinde sadece bir hayalden ibaret iken milyonlarca kadın ve erkek içinden sıyrılıp gelmesi ve sevinçlerini üzüntüle­rini paylaşmaları basit bir birliktelikle ifade edi­lemez. İnsanoğlu, başıbozuk bir mahluk değildir. Doğduğu andan itibaren birine bağlanma ihtiyacı fıtrata yerleştirilmiştir. Bir yere aidiyeti olsun is­ter. En büyük daireden en küçük daireye kadar. Bir Yaratana aidiyet hissettiği gibi bir ülkeye bir mil­lete bir topluma ve toplumu oluşturan bir aileye ait olmak ister. Nikâh aile olmak için bir akittir. Bir yere ait olma isteğini psikolojik boyutuyla sosyal bir kimliğe sahip olma olarak da tanımlayabiliriz. İnsan sosyal bir varlıktır. Doğduğu andan itibaren aile bireyleri arasındaki bağ ve aidiyet duygusu ile sorunları çözme yeteneğini kazanır. Güvende hissedildikleri sevildikleri bir sosyal yapıya ait ol­mak ister. Bir bütünün parçası olmak ister. Gün gelir kalbine mukabil bir kalp arayışı içine girer. Maddi ve manevi ihtiyaçlarını temin edebileceği, mutluluklarını ve kederlerini paylaşabileceği özerk bir sosyal yapıya, sosyal bir mülkiyete ait olmak ister. En önemlisi de çoğalmak ve neslinin devam etmesini ister.

Evet, nikâh akdinin bir yere ait olma ihtiyacı­nın doğal sonucu olduğunu vurguladıktan sonra, nikâhta niye keramet vardır? Evlilik aşkı öldürür mü? Yoksa ebedileştirir mi? Sorularına cevaplar arayalım.

İnsanlıkla beraber günümüze kadar gelen, hangi inançta olursa olsun devletlerin göz bebe­ği olan, kanunlarla korunan nikâh akdiyle oluşan aile kavramı, ne yazık ki günümüzde önemsizleş­tirilmeye, gözden düşürülmeye adeta bir resmi pranga gibi gösterilmeye başlandı. Gençlerimiz evlenmekten ve nikâh akdiyle kendini karşı cinse bağlamaktan kaçınır oldu. Kimi etrafındaki kötü evliliklerin üzerlerinde yapmış olduğu kötü etki­den kimisi ise üstleneceği mesuliyetin ağırlığın­dan dolayı ya hiç evlenmiyor ya da imkânı elver­diğince öteliyor. Evliliklerin azalıp boşanmaların arttığı bu duruma nasıl geldik? Gençlerimizi ev­lenmekten uzaklaştıran ya da uzun süre ertelet­tiren nedenlerden biraz bahsedelim. Kadın olsun erkek olsun her insan belli bir yaşa gelince, hem fizyolojik, hem de psikolojik ihtiyaç olan birlikte yaşama arzusu duyarlar. Evlenmeseler de fıtrat­ları gereği birlikte yaşama isteği doğar. Hoş, tarih boyunca birçok filozof tarafından evlilik olmadan kadın ve erkeği en ideal şekilde birleştirme teori­leri ortaya konmuşsa da bunlardan hiçbiri rağbet görmemiştir. Bütün zorlamalara rağmen insanlık evlenmekten vazgeçmemiştir. Evet, kadın olsun erkek olsun bir yere aidiyet ihtiyacı hissetmeleri neticesi hukuken de makbul sayılan evlilik birliği oluşmaktadır. Bunun aksine özgür ve serbest hayat düşüncesiyle nefsani arzuları tatmin için kadın ve erkeğin birlikte yaşaması içinde bulunduğu toplum tarafından kabul görmeyeceği için anlık birliktelik­ler hem sürekli, hem de aleni olmamaktadır. Anne ve baba çocuklarına rol model olurlar. Birbirlerine karşı davranışları ve birbirlerine duydukları muhab­bet yine evin içindeki huzur, o evde büyüyen ço­cuklar için aile kavramı hep olumlu bir şekilde olur. Ebeveynlerin çocuklarına daha küçük yaştan itiba­ren empoze ettiği hedefler, ileride gençleri yalnız­laştırmaya itmekte ve evliliğin geciktirilmesiyle de ya biyolojik tatminsizliğe ya da gayr-ı meşru ilişki­lere yol açmaktadır. Zira sağlıklı her bir insan biyo­lojik ihtiyaçlarını karşılamak ister. Çünkü bunlar çok ilkel ihtiyaçlardır. Susayan veya acıkan bir insan en acil şekilde hem açlığını, hem de susuzluğunu gi­dermek ister. Zamanın ve mekanın uygunluğu şartı çok gözetilmez. Aynen insanın en doğal bir ihtiyacı olan cinsel isteklerinin de karşılanması için şartları çok zorlayamazsınız. Bu ihtiyaçlar haiz olduğunda meşru bir şekilde yerine getirilemezse yukarıda da bahsettiğim gibi ya bir biyolojik tatminsizliğe ya da serbest cinsel ilişkilere yol açar.

Birçok muhafazakâr aile de çocuklarının evlen­mek istemediğinden yakınmaktadır. Artık gençle­rimiz yalnız yaşamak istiyorlar bu da onları bencil­leştiriyor. Günümüzde bütün kolaylıklara rağmen birbiriyle arkadaş olan flört eden gençler, karı koca olamıyorlar. Evlenmekten ziyade beraber yaşama­ya meylediyorlar ve evliliği mânâsız buluyorlar. Evli­liği mahkûmiyet olarak görüp en kötüsü de evliliğin ömür boyu sürmesine de tahammülleri yok. Evet, ebeveyn olarak bilerek ya da bilmeyerek yanlışlar yapıyoruz ki, dört gözle büyümesini beklediğimiz torun torbaya karışmayı hayal ettiğimiz çocukları­mız bizlerle aynı duyguları paylaşmıyor. Maddiyat ve nefis eksenli kapitalist sistem ne yazık ki Müs­lüman aile yapısını da olumsuz etkilemektedir. Ri­sale-i Nur’da 24. Lem’a’da Bediüzzaman Said Nursi bozulan aile hayatı ile endişelerini şöyle dile getir­miştir. “Benimle görüşen ekseri dostlardan kendi ailevi hayatlarından şekvalar işittim. “Eyvah! De­dim. “İnsanın hususan Müslüman’ın tahassüngahı ve bir nevi cenneti ve küçük bir dünyası aile hayatı­dır. Bu da mı bozulmaya başlamış? dedim. Sebebi­ni aradım.” diyor. Müslüman aile yapısına dehşetli darbenin bir iki komitenin perde arkasından çalış­masıyla geldiğinden bahsediyor.

Evet eskiden perde arkasından çalışan ifsat komiteleri artık gizlenmeye ihtiyaç duymuyorlar. Zira neredeyse savundukları her fikir artık serbest olarak kabul görüyor. Artık gençlerimize verdiğimiz hedefler tam da o ifsat komitelerinin istediği he­defler oluyor. Üstad, kurtuluşu, İslâm dairesinde dinî terbiyede diye tavsiye ederken biz ebeveynler, şefkatimizi su-i istimal edip masum çocuğumuzun elmas hükmünde olan ahiretini düşünmeyerek, muvakkat fani şişeler hükmünde olan dünyaya o çocuğun masum yüzünü çevirerek zaten en büyük kötülüğü evladımıza yapmaktayız.

Ailemizde şahsî hedefler dışında ulvi değerle­ri göstermek ve bağlayıcı tesiri olan mukaddesa­tı ön plânda tutmak ailedeki bencillikleri de izale edecek müşterek hayatı teşvik edecektir. Zira aile olmaktan kaçmak, başka şeylere bağlanmaya sevk edecektir. Çünkü insan yalnız yaşayamaz. Kadın ve erkek birbirinin tamamlayıcısı olarak yaratılmıştır. Madem günü geldiğinde çocuklarımızı karşı cinsine karşı alakadan alıkoyamıyorsak, ki koyamayız zira fıtrî bir ihtiyaçtır. Öyleyse onları aile olmaya teş­vik etmeliyiz. Gelecekte maddi kaygılardan ziyade çocuğumuzun yüzünü ahirete döndürüp, en büyük endişemiz ileride hangi mesleği seçecek ne kadar maaş alacak diye refahını dünyalık gayelerde ara­mamalıyız. Müslümanların başına açılmış olan esas davanın farkında olarak, imanı kazanmak ya da kaybetmek telaşıyla hemhal olup çocuklarımıza bu doğrultuda hedefler verip maddiyunluk taunuyla çokların kaybettiği davayı kazandırmanın derdine düşmeliyiz.

Öncelikle toplumun bu kadar dejenere olduğu, kadın ve erkeğin yakınlaşmalarının bu kadar kolay ve normalleştiği bir zamanda hâlâ çocuklarımız evlenmeyi istiyor ve bizden destek bekliyorlarsa maddi ve manevi desteğimizi onlardan esirgeme­meliyiz. Çocuklarımızın karşı cinse olan alakalarını, sadece nefsani arzularını karşılamaktan çok ömür­lerinin geri kalan kısmında çokların kaybettiği iman davasını kazanmaları için birbirlerine kuvvet vere­cek ömürlük bir fırsat olarak sunmalıyız.

Kalbine mukabil kalbi bulduğuna inanan, hayat yolunda birlikte yürümeye söz veren, annesinden babasından ayrılıp birbirlerinin kalbine hicret eden gençlerimiz evleniniz. Zira nikâhta keramet vardır. Keramet nerde midir? Milyonlarca insan içinden geçip senine kalbine akıp gelen sevginin ta kendi­sidir. Nikâh da ruhlarınızı size tanış eden Rabbinize edeceğiniz şükürdür.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir