“Ey insan kendini oku!”

 

“İnsanın mahiyet-i câmiasında nakışları zahir olan yetmişten ziyade esma vardır. Meselâ: Yaradılışından Sâni, Hâlık ismini ve hüsn-ü takviminden Rahman ve Rahîm isimlerini ve hüsn-ü terbiyesinden Kerim, Latif isimlerini ve hâkeza… Bütün a’za ve âlâtı ile, cihazat ve cevarihi ile letaif ve maneviyatı ile havas ve hissiyatı ile ayrı ayrı esmanın ayrı ayrı nakışlarını gösteriyor. Demek nasıl esmada bir ism-i a’zam var, öyle de o esmanın nukuşunda dahi bir nakş-ı a’zam var ki, o da insandır.”

(Bediüzzaman Said Nursî, Sözler)

Şeriat ve Sünnet-i Seniyyenin ahkâmları içinde cilveleri intişâr eden esmâ-i hüsnânın herbir isminin feyz-i tecellîsine bir mazhar-ı câmi’ olmaya çalış.

(Bediüzzaman Said Nursî, Sözler)

İnsan üç cihetle esmâ-i İlâhiyeye bir aynadır.

Birinci vecih: Gecede zulümât, nasıl nuru gösterir; öyle de, insan zaaf ve acziyle, fakr ve hâcâtıyla, naks ve kusuruyla bir Kadîr-i Zülcelâlin kudretini, kuvvetini, gınâsını, rahmetini bildiriyor ve hâkezâ, pek çok evsâf-ı İlâhiyeye bu sûretle âyinedarlık ediyor. Hattâ, hadsiz aczinde ve nihayetsiz zaafında, hadsiz a’dâsına karşı bir nokta-i istinad aramakla, vicdan, dâimâ Vâcibü’l-Vücuda bakar. Hem, nihayetsiz fakrında, nihayetsiz hâcâtı içinde, nihayetsiz maksadlara karşı bir nokta-i istimdâd aramaya mecbur olduğundan, vicdan, dâimâ o noktadan bir Ganî-i Rahîmin dergâhına dayanır, duâ ile el açar. Demek, her vicdanda şu nokta-i istinad ve nokta-i istimdâd cihetinde iki küçük pencere Kadîr-i Rahîmin bârigâh-ı Rahmetine açılır; her vakit onunla bakabilir.

İkinci vecih âyinedarlık ise: İnsana verilen numûneler nevinden cüz’î ilim, kudret, basar, sem’, mâlikiyet, hâkimiyet gibi cüz’iyât ile, Kâinat Mâlikinin ilmine ve kudretine, basarına, sem’ine, hâkimiyet-i rubûbiyetine âyinedarlık eder; onları anlar, bildirir. Meselâ, ben nasıl bu evi yaptım ve yapmasını biliyorum ve görüyorum ve onun mâlikiyim ve idare ediyorum; öyle de, şu koca kâinat sarayının bir ustası var, o usta onu bilir, görür, yapar, idare eder ve hâkezâ.

Üçüncü vecih âyinedarlık ise: İnsan, üstünde nakışları görünen esmâ-i İlâhiyeye âyinedarlık eder. “Otuz İkinci Sözün Üçüncü Mevkıfı”nın başında bir nebze izah edilen, insanın mahiyet-i câmiasında nakışları zâhir olan yetmişten ziyâde esmâ vardır. Meselâ, yaratılışından Sâni, Hàlık ismini ve hüsn-ü takvîminden Rahmân ve Rahîm isimlerini ve hüsn-ü terbiyesinden Kerîm, Latîf isimlerini ve hâkezâ, bütün âzâ ve âlâtı ile, cihazât ve cevârihi ile, letâif ve mâneviyâtı ile, havâss ve hissiyâtı ile ayrı ayrı esmânın ayrı ayrı nakışlarını gösteriyor. Demek, nasıl esmâda bir İsm-i âzam var; öyle de, o esmânın nukuşunda dahi bir nakş-ı âzam var ki, o da insandır. Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku. Yoksa, hayvan ve câmid hükmünde insan olmak ihtimâli var.

(Bediüzzaman Said Nursî, Sözler)

Çok azîz, çok mübârek, çok müşfik, çok sevgili Üstadımız Hazretleri,

Risâle-i Nur’u, himmet ve duâlarınızla dikkat ve tefekkürle okudukça, bu muazzam eser külliyâtının tılsım-ı kâinatın muammâsını keşf ve halleden bir keşşaf olduğunu, hâl ve istikbâlin bir mürşid-i ekberi ve bir rehber-i âzamı olduğunu, yine duâ ve himmetinizle idrâk ediyoruz.

Evet, Üstadımız Hazretleri,

Risâle-i Nur’u okuyan her idrâk sahibi anlıyor ki, Risâle-i Nur, gerek bu asrın, gerekse önümüzdeki asrın beşeriyetini fikir karanlıklarından kurtarıp, tenvir ve irşad edecektir.

Risâle-i Nur, yalnız bu vatan ve millet için değil, âlem-i İslâm ve bütün beşeriyetin ihtiyacına cevap verecek bir külliyat olarak telif edilmiştir. Bugün, tarihte hiç görülmemiş bir fecaat ve felâket içerisinde çırpınan beşeriyet için, halâskâr olarak Risâle-ï Nur’a sarılmaktan ve ne pahasına olursa olsun, Risâle-i Nur’un nûrânî ve parlak eczâlarını elde edip, dikkat ve tefekkürle okumaktan başka bir kurtuluş çaresi yoktur. Risâle-i Nur’u okuyan herkes, bu hakîkati idrâk etmiş ve etmektedir. Eğer, biz muktedir olsak, bu hakîkati, kâinata nazır bir mahalle çıkıp, bütün kâinata ilân edeceğiz. Fakat, mâdem ki buna muvaffak olamıyoruz ve mâdem ki Risâle-i Nur’un cihanşümul kıymetini bu derece, Üstâdımızın himmetiyle, idrâk etmişiz; şu halde, nur ve feyiz hazînesi, irfan ve kemâlât menbâı olan Risâle-i Nur’u bir dakikamızı bile boş geçirmeden, mütemadî ve devamlı bir şekilde her gün ve her saat okuyacağız ve bu uğurda geceli gündüzlü çalışacağız, inşaallah. Fakat, her an, bütün işlerimizde olduğu gibi, bunda da büyük Üstâdımızın duâ ve himmetiyle muvaffak olabileceğiz.

Hem, şu hakîkat zâhir ve bâhirdir ki: Bir kimse allâme dahi olsa, Risâle-i Nur’un ve müellifinin talebesidir, Risâle-i Nur’u okumak zarûret ve ihtiyacındadır. Eğer gaflet ederse, kendisini aldatan enâniyetine boyun eğip Risâle-i Nur külliyatını okumazsa, büyük bir mahrumiyete dûçâr olur. Fakat, biz, idrâk ettiğimiz bu muazzam hakîkat karşısında, beşeriyetin halaskarı ve milyarlarca insanların fevkinde olan bir memur-u Rabbânîye nasıl minnettar ve medyun olduğumuzu târif edemiyoruz. Evet, Üstadımız Hazretleri,

Risâle-i Nur’u dikkat ve tefekkürle okumak nîmet-i uzmasına nâil olan biz bir kısım üniversite gençliği, bir hüsn-ü zan veya bir tahmin ile değil, tahkîkî ve tetkikî bir sûrette, sarsılmaz ve sarsılmayacak olan ilmelyakîn bir kuvvet-i îmâniye ile inanıyoruz ki; zemin yüzünün bu asra kadar görmediği bir vahşet ve dehşetin sebebi olan dinsizlik ve ilhadı, Bediüzzaman, ortadan kaldırmaya inâyet-i Hak ile muvaffak olacaktır.

Bizim bu kanaatimiz, safdilâne veya tahminle değildir; ilmî ve delile müstenit bir tahkik iledir. Bunun için, muârız olan dahi bu hakîkati kalben tasdik edecektir. Duâ ve şefkat buyurun; Kur’ân ve îman hizmetinde fedâî olalım, Risâle-i Nur’u bir dakikamızı bile kaybetmeden okuyalım, yazalım, ihlâs-ı tâmme muvaffäk olalım.

İstanbul Üniversitesi Nur talebeleri namına

MUHSİN

(Bediüzzaman Said Nursî, Asa-yı Musa, Îmanî ve Hakiki Güzel Mektuplar)

Lügatçe:

Mürşid-i ekber: en büyük rehber.

Mahiyet-i câmia: çok vasıfları içinde toplayan mahiyet.

Evsâf-ı İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın Zatını niteleyen yüce sıfatlar.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir