Cumhuriyetin ideal kadınları

Tanzimat döneminden günümüze kamuoyunu en çok meşgul eden, devlet ananın en hassas olduğu konulardan biri kadın meselesidir. Yakın tarih uzmanları, Cumhuriyet ideolojisinin kadını bir “çağdaşlık projesi” olarak gördüğünü belirtirler.

Medya ve balolar…

Cumhuriyet’in ilk yıllarında, “Batılılaşmış kadın” tipinin oluşumu için çok ciddî çabalar gösterilir. Cumhuriyet Bayramı balolarına, Ankara’da ve diğer illerde, devlet memurlarının eşleriyle birlikte katılmaları şarttır. O döneme ışık tutan çalışmalarında ünlü İngiliz tarihçi Lord Kinross, rejimin ‘yeni kadın’ tipinin oluşturulmasında, Cumhuriyet Balolarının büyük rol oynadığına dikkat çeker. “Yeni kadın” tipinin oluşturulmasında rol oynayan bir diğer yardımcı da medyadır. O dönemin medya devlerinden Sedat Simavi’nin Cumhuriyet’in ilk yıllarında çıkardığı dergilerin hemen her sayısının kapağını bir kadın fotoğrafı süsler ve sinema oyuncularının hayatları anlatılır, yıldızların aşklarına yer verilir. İnci, Yeni İnci, Hanım, Resimli Ay gibi dergilerde ‘Batılılaşmış kadın’ tipi ‘özenilecek bir tip’ olarak hep gündemde tutulur. Tıpkı şimdilerde olduğu gibi.

Şalcı Bacı

“Çağdaş kadın” imajını zedeleyen kadınlar ise yok sayılarak cezalandırılır. Çarşafı yırtılır, kıyafetiyle kasabaya, şehre alınmaz. Ninelerin torunlarına anlattığı aile hikâyelerinde bunların sayısız örnekleri vardır. Cezalandırmanın en acı örneklerinden birini 1925’de Şalcı Bacı yaşar: Sattığı kıyafetler yüzünden İstiklal Mahkemelerinde yargılanır ve idam edilir. Merhum gazeteci yazar Çetin Altan’ın dedesidir cezayı veren hakim. Yıllar sonra bir kitabında şöyle anlatır olayı: “Dedem Hasan Paşa çok sert bir askerdi. Şapka isyanını bastırmakla görevlendirildiği bir kentte, hızını alamamış bir de kadın asmıştı. Sanırsam siyasal suçtan ilk asılan kadın odur tarihimizde. Kadın sehpaya çıkmadan önce: “Ben bir hatun kişiyim, şapkayla ne derdim ola ki” demiş galiba. Ben o tarihte henüz doğmamıştım, çok ama çok sonradan öğrendim bunları. Ve inanın ince sızı gibi tatsız bir burukluk kaldı içimde.”

İhtilaller engellese de sonraki yıllar Cumhuriyetin dindar kadınları için üniversite eğitimi açısından dinleri ile ilimleri arasında bir tercih yapmaları gereken zamanlardır. Başörtüsü yasağı kanun hükmünde olmayan Kılık Kıyafet Yönetmeliği ile 1960’lardan 2000 li yılların başlarına kadar kesintilerle taşınır. Malum medya bu yasağın baş destekçisi olur. Cumhuriyetin dindar kadınları, 1980 İhtilali ve 28 Şubat akabinde olduğu gibi kimi zaman başörtüsü yasağından eğitimleri ya da mesleklerini icraları sekteye uğratılsa da doktor, akademisyen, öğretmen, mühendis olur.

Aileler parçalanıyor

Şimdilerde başörtülü “first lady”lerimiz, milletvekillerimiz, bakanlarımız bile var! Ne çare ki, ilginçtir Cumhuriyetin dindar kadınları başka bir kıskacın içinde. 15 Temmuz darbe girişimi akabinde yüzlerce kadın mesleğinden uzaklaştırılıyor, tutuklanıyor, hapsediliyor. Taze gelinler, yeni doğum yapanlar, süt emziren anneler, doğumhane önünde beklenip bebeğinden ayrılan anneler, tekerlekli sandalyede yaşlı teyzeler, akademisyenler, yazarlar, gazeteciler… Çoğunun suçları hukuken sabit olmamasına, haklarında iddianame bile hazırlanmamasına rağmen aylardır hapisteler. Ya da eşleri, çocukları, babaları hapiste. Başörtülü siyasiler de dahil olmak üzere malum medya da bu duruma destek verip alkışlıyor. Bu tablo inandırıcı mı? Binlerce insan, hepsi mi suçlu? Hem de en ağır suçla itham ediliyorlar: Vatan hainliği… Karıncayı ezmemek için dikkat eden, eline silâh almamış kadınlar, genç kızlar, erkekler acımasızca kan döken teröristlerle aynı kefeye koyulup, haklarında iddianame bile olmaksızın suçlanıyorlar. Kalem tutan elle, bomba tutan eşit sayılıyor. “Yerler ve gökler adalet üzerine durur” kudsî düsturu içimizi titretmiyor mu?

Hülâsa

Görülen o ki, yaklaşık yüz yıldır değişen tek şey sadece aşının dozudur… Yüz yıldır bir türlü tutmayan aşı, şimdi tutar mı ki? Velhasıl, ömür kısa, hayat yolu uzun ve ibret alınacak, çalışılacak dersler çok! 

Bediüzzaman Said Nursi: Ben dindar bir cumhuriyetçiyim

“Orada (Eskişehir mahkemesinde) benden sordular ki: ‘Cumhuriyet hakkında fikrin nedir?’ Ben de dedim: ‘Yaşlı mahkeme reisinden başka daha siz dünyaya gelmeden ben dindar bir cumhuriyetçi olduğumu elinizdeki tarihçe-i hayatım ispat eder. Hulâsası şudur ki: O zaman şimdiki gibi, hâlî bir türbe kubbesinde inzivada idim. Bana çorba geliyordu. Ben de tanelerini karıncalara veriyordum. Ekmeğimi onun suyu ile yerdim.’ Benden sordular, ben dedim: ‘Bu karınca ve arı milletleri cumhuriyetçidirler. Cumhuriyetperverliklerine hürmeten, taneleri karıncalara veriyorum.’ ” (Şuâlar, s. 570-1)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir