Küçük pembe hırka

Her bir ilmeğine sevgisini dokuyacaktı. Adetâ şefkat kokacaktı şeker pembesi renkli, şeker hırka. Küçük bir kıza annesinin ördüğü, şimdi ise küçük kızın bebeğine bir minyatürünü öreceği. Tamam olduğunda bebeğiyle takım olarak giyeceği mutluluktan uçarcasına… Küçük bir kızın, minicik elleriyle, her bir ilmeğine adetâ sevgi tohumlarını serpiştirdiği… Neredeyse ilmekleri atmak için nefes almayı bile te’hir edercesine kendisini unuttuğu. Gözlerini kırpmak ise ancak bir anlık zaman kaybı gibiydi bu ivedide. Acelece yapıp bitirmeliydi. Yapıp yakıştırıp giydirmeliydi bebeğine, bir an evvel onu soğukta üşümekten koruması için. Sarıp sarmalayacak sıcacık pembe hırka.

Nazik ve bir o kadar da cılız elleri…Cansız parmaklarıyla örgü şişini tutmaya henüz tâkat getiremeyen… O ellerin sahibinin küçücük yüreği ise, o yüreğin istiab ettiği koskocaman sevgiyle kıpır kıpır işletiyordu o güçsüz ellerini… Şefkat kahramanı annesiyle önce pembiş bir ip seçip almakla başlamışlardı işe. Annesi kızına ördüğü hırkadan kalan ipi ziyan etmemiş, küçük kızının kızı için kolları sıvamıştı bu kez de.

Yıllar önce -kendisi kızının yaşlarında iken- ilk defa örgü örmeye heveslendiği zamanları der hâtır ederek gülümsedi mâsum yavrusuna. Kendisi de onun yaşlarındayken, eline örgü ipini ve şişini daha ilk aldığında, tek gayesi bir sıra ters bir sıra da düz örebilmekti sadece. Zaten daha önceden defalarca örülüp –sökülmekten yıpranmış ve kırışmış, muhtemelen eskiden kalmış kullanılmış bir örgünün söküntü ipiyle. Zaten o yaşta çok güç olan bu yeteneği kavrama işi, kazara bir ilmeği tutmayı beceremediği andan itibaren daha da karmaşık bir hal alırdı. O bir tek tel kaçacak olsa hemen rahmetli anacığı müdahale ederdi. Bu kaçan yaramaz ilmeği tutup yakalamak, koşarken düşüp de dizini yaralamışçasına acı çeken çocuğuna ilk yardımı yapmak gibiydi. Daha fazla kaçmasına fırsat vermeden – acilen örgüdeki yerine şişe tekrar takarak -adeta kurtarırdı, örgüyü büsbütün sökülerek mahvolmaktan. Tatlı sesiyle küçük kızının henüz iki şişi de birden tutabilmeye çabalayan minicik ellerini dıştan kendi elleriyle kavrayarak, “Hadi bakalım, Bismillah diyelim önce. Şimdi bu şekil tutacağız, bu işaret parmağımıza da iyice dolayalım şu ipi. Bak bu parmak daima havada duracak. ‘Allah bir!’ diyecek, ipi gönderecek buradan. Buradaki ilmek de ‘Allah’ diye zikrederek dokuyacak, gelen ipi içinden geçirecek ilmeğin, tamam mı bir tanem? Böylelikle her bir ilmeğimizi –Rabbimizi anarak- attığımız için hem sevap kazanacağız, hem de örgümüzü rahatlıkla, zorlanmadan yapmış olacağız yavrum.”

Henüz çok acemi olan yavrucak ise; ya şişi tutarken ilmeği kaçırıyor, ya da tam ipi ilmeğe geçirecekken ipi zapt edemiyordu. Bırak hırkayı, bırak örgüyü, ilmeği tutmaya bile mecali yok gibiydi. Olsundu bir gün öğrenirdi. Yeter ki vazgeçmesin. Anacığı her kaçan ilmeği sabırla tutup –yakalar yine de örülürdü minik bebeğin örgüsü. İsterse ellerine küçük elleri alarak devam etsin örgünün kalanı, belki de tamamını. Ama her şey küçükten öğrenilir, her biri fıtratımıza derc edilmiş gizli birer define olan kabiliyetler ise ancak keşfedilerek geliştirilebilirdi. Annesinin her fırsatta taklitçisi olan masum yavruya ise bunlar birer antrenmandı. İstediği canından bir parça olan evladını bir nebze daha olsun gayrete getirmek, atalete alıştırmadan. Çalışmayı, gayret edip-becermeyi ve nihayetinde bir -şeyler ortaya çıkarıp- yaptığı bu işle mutlu olmanın hazzını tatsın istiyordu yavrusu…

Üstelik şimdiki gençliğin halleri… Her şeyin hazırına alışan, hiçbir şeye elini sürmeden bir köşede boş boş oturan, yediği önünde yemediği yine önünde duran, bir bardağı bir tabağı kaldırabilecek zamanı! Olmayan, her işini annesi yapıp, her dağıttığını bir başkası toplayan, hiçbir şey üretme-yapma- çabalama gayreti-gayesi taşımayan bu bıkkın bu serkeş nesil korkutuyordu kendisini. Gitgide gerçek dünyadan soyutlanırcasına uzaklaşarak, her biri sanal dünyanın birer kahramanı olan gençlik. Şebabiyetlerinin aksine yaşama sevinci yoksunu, derdmend, yerinden kalkmaktan aciz… Her şey ayağına geldiğinden, her istekleri-istedikleri anında bulunup-alındığından mıdır nedir adeta donuk bünyeler… Kimisine yetmeyen, kimisine de bir türlü geçmeyen zaman; ahir zaman. “Aman bu yaşta bu boş işlerle mi uğraşacak, çeyiz mi yapacak?” diyerek el emeğini, hobiyi, boş zamanı değerlendirmeyi, can sıkıntısından azad olmayı, üretmeyi, gayreti, çabayı, sabrı sadece çeyize indirgeyen ve işe yaramaz gören ve basite alan zihniyet! İpi, tığı, yünü, şişi vb. öcü gibi görerek burun kıvıran bir yeni nesil.

Yapılan işin kıymetini, değerini derk etmeksizin insanı ümitsizliğe sürüklercesine “aman benden uzak olsun” havasında bir tepkiye dönüşeceği kesindir elbette her gayretsizliğin, tembelliğin. Tembellikten azad olmanın, şeytanın oyunlarına maskaralıktan kurtulmanın çaresi “Bismillah” diyerek boş durmayı bırakmakta, bir şeyle meşgul olmakta gizli değil midir? “En bedbaht, en muztarib, en sıkıntılı işsiz adamdır. Zirâ atâlet, ademin biraderzâdesidir. Sa’y,vücudun hayatı ve hayatın yakazasıdır.”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir