Tevhid teslimi iktiza eder

Tevhid iki kısımdır. Meselâ, nasıl ki bir çarşıya ve bir şehre büyük bir zâtın mütenevvi’ malları gel­se, iki çeşitle onun malı olduğu bilinir. Biri, icmâlî, âmiyânedir ki, “Bu kadar azîm mal, ondan başka kimsenin haddi değil ki sahip olabilsin.” Fakat böy­le âmî bir adamın nezâretinde çok hırsızlık olabilir. Parçalarına çok adamlar sahip çıkabilir. İkinci çeşit odur ki, her denk üzerinde yazıyı okur, her bir top üstünde turrayı tanır, her bir ilân üstünde mührünü bilir bir sûrette, “Her şey o zâtındır” der. İşte şu hal­de, her bir şey o zâtı mânen gösterir.

Aynen öyle de, tevhid dahi iki çeşittir.

* Biri tevhid-i âmî ve zâhirîdir ki; “Cenâb-ı Hak birdir, şeriki, nazîri yoktur, bu kâinat onundur.”

* İkincisi tevhid-i hakikidir ki, her şey üstünde sik­ke-i kudretini ve hâtem-i rubûbiyetini ve nakş-ı kale­mini görmekle doğrudan doğruya her şeyden Onun nuruna karşı bir pencere açıp Onun birliğine ve her şey Onun dest-i kudretinden çıktığına ve Ulûhiyetin­de ve Rubûbiyetinde ve mülkünde hiçbir vech ile, hiç­bir şeriki ve muîni olmadığına, şuhuda yakın bir yakîn ile tasdik edip imân getirmektir ve bir nevi huzur-u dâimî elde etmektir. Biz dahi şu Sözde, o hâlis ve âlî tevhid-i hakikiyi gösterecek şuâları zikredeceğiz.

(Bediüzzaman Said Nursî, Sözler)

İstanbul’da, daha dehşetli bir fikirde, anarşi fi­kirli küfr-ü mutlaka düşmüş bir kısım münafıklar, Risale-i Nur gibi, ekmek ve suya ihtiyaç derecesinde herkes muhtaç olduğu imani hakikatlerine ihtiyacı düşürmek desisesiyle diyorlar ki: “Her millet, herkes Allah’ı bilir. Onu, daha yeni ders almaya ihtiyacımız çok yok” diye mukabele etmek istiyorlar.

Halbuki Allah’ı bilmek, bütün kainata ihata eden rububiyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz’i ve külli her şey Onun kabza-i tasarrufunda ve kudret ve iradesiyle olduğuna kat i iman etmek; ve mül­künde hiçbir şeriki olmadığına ve “La ilahe illallah” kelime-i kudsiyesine, hakikatlerine iman etmek, kalben tasdik etmekle olur. Yoksa, “Bir Allah var” deyip, bütün mülkünü esbaba ve tabiata taksim etmek ve onlara isnat etmek-haşa-hadsiz şerik­leri hükmünde esbabı merci tanımak ve her şeyin yanında hazır irade ve ilmini bilmemek ve şiddetli emirlerini tanımamak ve sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini, peygamberlerini bilmemek, elbette hiç­bir cihette Allah’a iman hakikati onda yoktur. Bel­ki küfr-ü mutlaktaki manevi Cehennemin dünyevi tazibinden kendini bir derece teselliye almak için o sözleri söyler.

Evet, inkar etmemek başkadır, iman etmek bü­tün bütün başkadır.

Evet, kainatta hiçbir zişuur, kainatın bütün ec­zası kadar şahidleri bulunan Halik-ı Zülcelal i inkar edemez… Etse, bütün kainat onu tekzib edeceği için susar, lakayd kalır.

Fakat Ona iman etmek, Kur’ân-ı Azimüşşanın ders verdiği gibi, O Halıkı, sıfatlarıyla, isimleriyle, umum kainatın şehadetine istinaden kalben tasdik etmek; ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak; ve günah ve emre muhalefet ettiği vakit, kalben tevbe ve nedamet etmek iledir. Yoksa, büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o imandan hissesi olmadığına delildir.

(Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lâhikası) 

Kastamonu’da lise talebelerinden bir kısmı ya­nıma geldiler. “Bize Hâlıkımızı tanıttır; muallimleri­miz Allah’tan bahsetmiyorlar” dediler.

Ben dedim:

Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi li­san-ı mahsusuyla mütemadiyen Allah’tan bahse­dip Hâlıkı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil, onları dinleyiniz.

Meselâ, nasıl ki mükemmel bir eczahane ki, her kavanozunda harika ve hassas mizanlarla alınmış hayattar macunlar ve tiryaklar var; şüphesiz gayet maharetli ve kimyager ve hakîm bir eczacıyı göste­rir.

Öyle de, küre-i arz eczahanesinde bulunan dört yüz bin çeşit nebatat ve hayvanat kavanozlarındaki zîhayat macunlar ve tiryaklar cihetiyle bu çarşıdaki eczahaneden ne derece ziyade mükemmel ve bü­yük olması nisbetinde, okuduğunuz fenn-i tıb mik­yasıyla, küre-i arz eczahane-i kübrasının eczacısı olan Hakîm-i Zülcelâli, hatta kör gözlere de göste­rir, tanıttırır.

***

Sizin okuduğunuz fenn-i hikmetü’l-eşya ve mektepte bilfiil mübaşeret ettiğiniz fenn-i kıraat ve fenn-i kitabet geniş mikyaslarıyla ve dürbün gözle­riyle¦bu kitab-ı kâinatın Nakkaşını, Kâtibini hadsiz kemâlâtıyla tanıttırır, Allahu Ekber cümlesiyle bildi­rir, Sübhânallah takdisiyle tarif eder, Elhamdülillâh senâlarıyla sevdirir.

İşte bu fenlere kıyasen, yüzer fünûndan her bir fen, geniş mikyasıyla ve hususi aynasıyla ve dür­bünlü gözüyle ve ibretli nazarıyla bu kâinatın Hâlık-ı Zülcelâlini esmâsıyla bildirir, sıfâtını, kemâlâtını ta­nıttırır.

(Bediüzzaman Said Nursî, Şualar)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir