Kimsesiz kulübe

Hazan mevsimindeyim ömrümün. Dışarısının soğuk rüzgârların­dan üşüyüp sığındığım kulübeciğimde yalnızım. Geda duygular diki­liyorlar kapıma. Ne kadar kapıyı çalıp ısrar etseler de, açmamak için duymazdan gelircesine sağır oluyorum. Açmıyorum, açamıyorum. Çaresizce dönüp arkalarını gidiyorlarken, ben ise küskünlüğümle kalıp, sessizce ağlıyorum… Belki de artık geç kalmış olmalarına mı bozuluyorum?

Hatıralarımın kalabalığı, yıllar öncesinde kalmış. Kimsesizcesine, bana dost olup, sarılıyorlar yüreğime… Oysa her biri, solgun birer yap­rak misali düşmüşlerdi tek tek dalımdan… Dökülüp gitmiş olsalar da, yine de terk etmediler beni. Hoyratça geçip giden yıllarımın aksine…

Atıl kulübeciğimin suskunluğunda, mazinin mevhumuyla dolu zihnim. Eski, uçsuz bucaksız olmalarına rağmen, hepsini daha dün gibi hatırlıyorum… Nerede kaldı ilk adımımı attığım, yetmedi koşuş­turduğum yıllarım? Bir bülbül gibi şakıdığım dillerim, şimdi neden suskun? Hepsi ademe atılmış, maziye kazınmış, ne ses, ne seda, ne de şen bir kahkaha… Zihnimdeki varlıklarından başkası yok gibi… Ancak derinden bir “ah” ile inliyorum şu sıralar. Kâh dermansız diz­lerime buluyorum kabahati, kâh tutulmuş omuzlarıma. Kâh evin so­ğukluğuna, kâh boyuna aldığım zehir gibi ilaçlara…

Zira hatıralarımla şöyle karşılıklı oturup, birlikte muhabbet et­meye kalkışınca bedenimde ne de çok ağrıyan, ne de çok sızlayan(!) olduğunun iyice farkına varıyorum. Sızlayan sırf bedenim mi? Öyle olmadığını bir ben biliyorum, bir de sahibim!

Ya bu eller naçar mı? Bitap yüreğimin tek tercümanı, göğe açılan nasırlı, yıpranmış ellerim. Bîzeval bir iklimden soluk almak isterce­sine seslenişlerim, çabalarım. Her hatıralarıma daldığımda, hemen Rabbimle konuşup dertleşiyorum. Kimsesizlerin kimsesi, yalnızların sahibidir o. Kendime bile itiraf edemediklerimi bilenim…

“Allah sünnete, İslâm’a sımsıkı sarılan bir yaşlının yaptığı du­ayı geri çevirmekten hayâ eder.” buyuran peygamberime (asm) ve rabbime imanım ve de itimadım, bu ıssız yeri tek aydınlatan. Tevhit ile süslü dualarım var kulübeciğimden göğe yükselen. Dilim bülbül-i nâlân, kalbim ona aşiyan.

Etrafımda kızım, gelinim, oğlum, torunlarım… El pençe divan gibi, ben ise nazlı bir çocuk hükmündeyim… Ölümün tezkeresiyle gidece­ğim yakında, bu fani menzilden ve misafir olduğum kulübeciğimden. Sayılı günlerin ihtimalleri var önümde. Sayılı nefeslerimi güçlükle alıp verirken, çok çabuk yorulup durmadan “hu” çekiyorum. Adımı­mı atmak şöyle dursun, konuşmaya bile mecali bulamam çoğu kez kendimde…

Evlerin içinde zahirde hiçbir iş yapmayan bir fazlalık(!) gibi zanne­dilsem de, hakikatte ben belaların ve musibetlerin paratoneriyim… Acizlik, fakirlik ve zayıflık… Daha doğduğum ilk günden bu yana… Aziz ve Celil olan Rabbimin önünde hep aynıydım, ne kadar yaş alıp ilerlemiş, her birinizin büyüğü olmuş isem de…

“…Siz de ağlamayınız ve şükrediniz. Madem iman var ve hakikat böyledir; ehl-i gaflet ağlasın, ehl-i dalalet ağlasın.”1

Dipnot: 1. Bediüzzaman Said Nursi, İhtiyarlar Risalesi

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir