Sultan Abdülhamid (1842-1918)

II. Abdülhamid, Osmanlı İmpara­torluğu’nun 34. padişahı ve 113. İslâm halifesidir. Bundan 100 yıl evvel 10 Şubat 1918’de vefat eden Sultan Ab­dülhamid kadar farklı, çeşitli, hatta zıt yönde fikir ve kanaat izhâr edile­gelen ikinci bir Osmanlı padişahı her halde gösterilemez. Kimisi onu “Kızıl Sultan” diye yaftaladı. Hatta, Ermeni teröristler tarafından yapılan bombalı saldırıdan sağ kurtulmasına bile üzü­lenler, hayıflananlar oldu.

Kimisi onu “Ulu Hakan”lığın da ötesine taşıyarak, hatasız-günahsız bir idareci olarak lanse etti. Hatta, onu veya siyaset/yönetim tarzını iyi niyetle eleştirenleri dahi hainlikle, en azından haddini aşmak ve hainlerle birlik olmakla itham edildi. Bu ikinci gruba göre, Sultan Abdülhamid “ha­kikatin merkezi” olup, ona veya idarî sistemine karşı gelen herkes bir şekil­de aldanmış, yahut aldatılmıştır.

Sayıları az olmakla birlikte, ayrı­ca “vasat”ta giden bir “üçüncü grup” vardır ki, bu kategoride bulunanların başında Bediüzzaman Said Nursî ge­lir. Nursî, “veli padişah” derecesinde gördüğü Sultan Abdülhamid’in şahsi­yetini değil, bilhassa siyasetini tenkid etmiş ve bu tenkidinden asla nedâ­met etmemiştir. Bazılarının delilsiz ve desteksiz iddiaları gibi, şayet bir geri adım söz konusu olsaydı, Bediüzzaman, bilhassa Münâzarât, Sünûhât ve Divân-ı Harb-i Örfî isimli eserinde, onun devr-i siyasetini “hafif istibdat” şeklinde ifade edip aynen neşret­tirmezdi. Ama, ne yazık ki, aradan yüz seneden fazla bir süre geçmiş olmasına rağmen, ifrat ve tefrit ehli olan her iki bağnaz kesim de, Said Nur­sî’nin “Abdülhamid ve dönemi”ne dair fikir ve ka­naatini hâlâ doğru şekilde anlayabilmiş değil.

Gözü kapalı gitmemeli

Yakın tarih araştırmacıları, yakînen bilir ki, dos­tu kadar düşmanı da vardı Abdülhamid’in. Aynı şekilde, meddahı kadar bedduâ edeni de. Gözü ka­palı şekilde ona dost veya peşin hükümle düşman olanların hemen tamamı, Sultan Abdülhamid’in “şahsiyeti” ile “siyaseti”ni bir türlü tefrik edeme­diler. Hep toptancı yaklaştılar, dolayısıyla bu iki yö­nünü de aynı kefeye koyup tartma cihetine gittiler. Bu tarafgir yaklaşım, adeta renk körlülüğüne yol açtı. Toptancıların siyah-beyaz kolaycılığına sap­ması, bu ufuksuz halin bir göstergesi. Siyah-beyaz kolaycılığı ve basitliğiyle hareket edenlere günü­müzde de rastlamak mümkün.

Şahsî ve siyasî hayatı

34. sıradaki Osmanlı Padişahı Sultan II. Abdül­hamid Hân, 21 Eylül 1842’de doğdu. Babası Sultan Abdülmecid, amcası ise, darbecilerin zulmüne mâ­ruz kalmış olan Sultan Abdülaziz’dir.

Henüz 10 yaşında iken, annesi Tirimujgan Ha­nım vefat etti. Bu sebeple yetim büyüdü. Amca­sı Sultan Abdülaziz’in 1867 yılında çıktığı Avrupa seyahatine katıldı. Dokuz sene sonra ise (1876), amcasının hem tahttan indirilmesine, hem de şüp­heli/şaibeli şekilde katledilmesine şahit oldu. Ayrı­ca, ruhî buhran geçiren büyük kardeşi V. Murat’ın kısa süreli saltanatına da şahit olduktan sonra, 31 Ağustos 1876’da kendisi Osmanlı tahtına geçerek padişah oldu.

Aynı sene içinde I. Meşrûtiyet ilân edildi, Ana­yasa (Kànun-i Esâsî) yürürlüğe girdi, iki heyetli (Ayan ve Mebûsan) Meclis ihdas edildi. Bir sene sonra (1877) patlak veren “93 Harbi” ise, hemen her şeyin değişmesine sebebiyet verdi. Tayinle ge­len ve ciddî bir fonksiyon icra etmeyen Ayan Mec­lisi dışındaki hemen her şey kaldırıldı; yani, her şey yine eski vaziyetine döndürüldü. Anayasa askıya alındı, meclis kapatıldı, dolayısıyla gencecik Meş­rûtiyet, fenâ halde kesintiye uğramış oldu.

1878’de son şeklini alan bu siyasî tablo, tam 30 sene aynı minval üzere devam edip gitti.

1908’in Temmuz ayına gelindiğinde, II. Meşrû­tiyet’in ilânı kaçınılmaz oldu. Anayasa ve Meclis, faaliyete kaldığı yerden devam etti. Ne yazık ki, 30 yıl sonra yeniden açılan hürriyet çiçeklerinin yanın­da daha dehşetli bir istibdadın dikenleri yeşerdi. On yıl içinde (1908-18) hemen her şey altüst oldu. 33 yıldır perde altında biriken kin, intikam ve iğ­birar ateşi, öylesine şiddetli ve gürültülü bir sadâ ile patladı ki, 600 yıllık Osmanlı Saltanatını pa­ramparça etti. 27 Nisan 1909’da tahttan indirilen Sultan Abdülhamid, Selânik’e gönderildi. 1912’deki Balkan Harbi sebebiyle, oradan Beylerbeyi Sarayı­na getirildi ve 10 Şubat 1918’de vuku bulan vefat tarihine kadar burada gözetim altında tutuldu.

Vefatının hemen ertesi günü (11 Şubat) Topkapı Sarayına getirilen cenazesi, büyük bir askerî mera­simle ve halktan mahşerî bir kalabalık eşliğinde, Di­vanyolu’nda bulunan dedesi Sultan II. Mahmud’un Türbesi’nde defnedildi. Cenaze merasiminde, kar­deşi Sultan Reşad ile birlikte Başkumandan Enver Paşa da hazır bulundu.

Sultan Abdülhamid, takvâ, gayret, ciddiyet, şefkat gibi fevkalâde meziyetlerin sahibi idi. İstib­dat devrinin siyasetini takip ve tatbik ettiği halde, mahkeme tarafından muhaliflerine verilen cezaları hafifleştirmek için de elinden gelen gayreti esirge­medi. Birçok hayır eseri halen ayakta. Cenâb-ı Hak, ona rahmet eyleye.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir