“Herkesin hanesi, küçük bir dünyasıdır.”

Evet insan, bir refikaya veya bir refike muh­taçtır ki, tarafeyn, aralarında, hayatlarına lazım olan şeyleri muavenet suretiyle yapabilsinler. Ve rahmetten neş’et eden muhabbet iktizasıyla, yekdiğerinin zahmetlerini tahfif etsinler. Ve gam­lı, kederli zamanlarını, ferah ve sürura tebdil ede­bilsinler. Zaten dünyada insanların tam ünsiyeti, ancak refikasıyla olur.

(Bediüzzaman Said Nursî/ İşârâtü’l-İ’câz)

Hem, refîka-i hayatını, rahmet-i İlâhiyenin mû­nis, latîf bir hediyesi olduğu cihetiyle sev ve mu­habbet et. Fakat çabuk bozulan hüsn-ü sûretine muhabbetini bağlama. Belki kadının en câzibedar, en tatlı güzelliği, kadınlığa mahsus bir letâfet ve nezâket içindeki hüsn-ü sîretidir. Ve en kıymettar ve en şirin cemâli ise, ulvî, ciddi, samimi, nurânî şefkatidir. Şu cemâl-i şefkat ve hüsn-ü sîret, âhir hayata kadar devam eder, ziyâdeleşir. Ve o zaife, latîfe mahlûkun hukuk-u hürmeti o muhabbetle muhâfaza edilir. Yoksa, hüsn-ü sûretin zevâliyle, en muhtaç olduğu bir zamanda, bîçare, hakkını kaybeder.

(Bediüzzaman Said Nursî/ Sözler)

Bu sene inzivâda iken ve hayat-ı içtimaiye­den çekildiğim halde, bazı Nurcu kardeşlerimin ve hemşirelerimin hatırları için dünyaya baktım. Benimle görüşen ekserî dostlardan, kendi ailevî hayatlarından şekvâlar işittim. “Eyvah!” dedim. “İnsanın, hususan Müslüman’ın tahassungâhı ve bir nevi cenneti ve küçük bir dünyası aile hayatıdır. Bu da mı bozulmaya başlamış?” dedim. Sebebini aradım. Bildim ki, nasıl İslâmiyet’in hayat-ı içti­maiyesine ve dolayısıyla din-i İslâma zarar ver­mek için, gençleri yoldan çıkarmak ve gençlik he­vesâtıyla sefahete sevk etmek için bir iki komite çalışıyormuş. Aynen öyle de, biçare nisâ taifesinin gafil kısmını dahi yanlış yollara sevk etmek için bir iki komitenin tesirli bir surette perde altında ça­lıştığını hissettim. Ve bildim ki, bu millet-i İslâm’a bir dehşetli darbe, o cihetten geliyor. Ben de siz hemşirelerime ve gençleriniz olan mânevî evlâtla­rıma katiyen beyan ediyorum ki:

Kadınların saadet-i uhreviyesi gibi saadet-i dünyeviyeleri de ve fıtratlarındaki ulvî seciyele­ri de, bozulmaktan kurtulmanın çare-i yegânesi, daire-i İslâmiye’deki terbiye-i diniyeden başka yoktur. Rusya’da o biçare taifenin ne hale girdi­ğini işitiyorsunuz. Risale-i Nur’un bir parçasında denilmiş ki: Aklı başında olan bir adam, refikasına muhabbetini ve sevgisini, beş on senelik fâni ve zâhirî hüsn-ü cemâline bina etmez. Belki, kadın­ların hüsn-ü cemâlinin en güzeli ve daimîsi, onun şefkatine ve kadınlığa mahsus hüsn-ü sîretine sevgisini bina etmeli-tâ ki, o biçare ihtiyarladık­ça, kocasının muhabbeti ona devam etsin. Çünkü onun refikası, yalnız dünya hayatındaki muvakkat bir yardımcı refika değil, belki hayat-ı ebediyesin­de ebedî ve sevimli bir refika-i hayat olduğundan, ihtiyarlandıkça daha ziyade hürmet ve merhamet­le birbirine muhabbet etmek lâzım geliyor. Şimdiki terbiye-i medeniye perdesi altındaki hayvancasına muvakkat bir refakatten sonra ebedî bir mufara­kate mâruz kalan o aile hayatı, esasıyla bozuluyor.

(Bediüzzaman Said Nursî/ Lem’alar)

Refîka-i hayatına meşrû dairesinde, yani, latîf şefkatine, güzel hasletine, hüsn-ü sîretine binâen samimi muhabbet ile refîka-i hayatını da nâşize­likten, sâir günahlardan muhâfaza etmenin ne­tice-i uhreviyesi ise, Rahîm-i mutlak, o refîka-i hayatı hûrilerden daha güzel bir sûrette ve daha zînetli bir tarzda, daha câzibedar bir şekilde, ona dâr-ı saadette ebedî bir refîka-i hayatı ve dünya­daki eski mâceraları birbirine mütelezzizâne nak­letmek ve eski hâtırâtı birbirine tahattur ettirecek enîs, latîf, ebedî bir arkadaş, bir muhib ve mahbub olarak verileceğini vaad etmiştir. Elbette vaad et­tiği şeyi, katî verecektir.

(Bediüzzaman Said Nursî/ Sözler)

Ve herkesin hanesi, küçük bir dünyasıdır. Ve o hane ve aile hayatının hayatı ve saadeti ise; sa­mimî ve ciddî ve vefadarâne hürmet ve hakiki ve şefkatli ve fedakârâne merhamet ile olabilir. Ve bu hakikî hürmet ve samimî merhamet ise, ebedî bir arkadaşlık ve daimî bir refakat ve sermedî bir beraberlik ve hadsiz bir zamanda ve hudutsuz bir hayatta birbiriyle pederâne, ferzendâne, kardeşâ­ne, arkadaşâne münasebetlerin bulunmak fikriyle ve akidesiyle olabilir.

(Bediüzzaman Said Nursî/ Şuâlar)

İnsanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi, onun validesidir. Bu münasebetle, ben kendi şah­sımda katî ve daima hissettiğim bu mânâyı beyan ediyorum:

Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zat­lardan ders aldığım halde, kasem ediyorum ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini taze­ler gibi, merhum validemden aldığım telkinat ve mânevî derslerdir ki, o dersler fıtratımda, adeta maddî vücudumda çekirdekler hükmünde yerleş­miş. Sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini aynen görüyorum. Demek, bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma merhum validemin ders ve telkinâtını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum.

Ezcümle: Meslek ve meşrebimin dört esa­sından en mühimi olan şefkat etmek ve Risale-i Nur’un da en büyük hakikati olan acımak ve mer­hamet etmeyi, o validemin şefkatli fiil ve halinden ve o mânevî derslerinden aldığımı yakînen görü­yorum.

Evet, bu hakikî ihlâs ile hakikî bir fedakârlık ta­şıyan validelik şefkati sû-i istimal edilip, mâsum çocuğunun elmas hazinesi hükmünde olan âhi­retini düşünmeyerek, muvakkat fâni şişeler hük­münde olan dünyaya o çocuğun mâsum yüzünü çevirmek ve bu şekilde ona şefkat göstermek, o şefkati sû-i istimal etmektir.

Evet, kadınların şefkat cihetiyle bu kahraman­lıklarını hiçbir ücret ve hiçbir mukabele istemeye­rek, hiçbir faide-i şahsiye, hiçbir gösteriş mânâsı olmayarak ruhunu feda ettiklerine, o şefkatin kü­çücük bir numunesini taşıyan bir tavuğun yavru­sunu kurtarmak için aslana saldırması ve ruhunu feda etmesi ispat ediyor.

Şimdi terbiye-i İslâmiye’den ve amâl-i uhrevi­yeden en kıymetli ve en lüzumlu esas, ihlâstır. Bu çeşit şefkatteki kahramanlıkta o hakikî ihlâs bulu­nuyor. Eğer bu iki nokta o mübarek taifede inkişafa başlasa, daire-i İslâmiye’de pek büyük bir saadete medar olur. Halbuki erkeklerin kahramanlıkları mukabelesiz olamıyor; belki yüz cihette mukabele istiyorlar. Hiç olmazsa şan ve şeref istiyorlar. Fakat maattessüf biçare mübarek taife-i nisâiye, zalim erkeklerinin şerlerinden ve tahakkümlerinden kur­tulmak için, başka bir tarzda, zaafiyetten ve acz­den gelen başka bir nevide riyâkârlığa giriyorlar.

(Bediüzzaman Said Nursî/ Lem’alar)

Lugatçe:

Mufarakat: Ayrılık, ayrılmak.

Naşize: Geçimsiz, huysuz, itaatsiz.

Mütelezziz: Lezzet aldığından hoşnut olan, lez­zet duyan.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir