İman ne büyük hazine!

Ellerimi açtığım zaman, gecenin sessizliğinde, herkes derin uykusunda iken, varlığımı, beni yaratanı derinden derine hissederek, ulvi bir duygu sarar bütün her yanımı. Hücrelerimin, zerrelerimin ayrı bir dili ve lisanı varmışçasına, gizlice konuşup, yaratanına el uzatırlar.
“Ey beni yaratanım! Yaşamak ne kadar güzel. Hissetmek, neden yaşadığını bilmek, niçin ve kimi sevdiğini bilmek, O’na bütün varlığı ile yönelmek, bir lisan ile değil, sanki hadsiz lisanlarla yakarmak, ne kadar doyumsuz…”derler. Bu, varlığımı bütünüyle sarmış olan imanın harika bir meyvesidir.

Beni zorlayan mı var Sana el açmam için ve Sana el açtığımı bilen mi var? Eğer bu karanlıkta,kimsenin görmediği bu mekânda Sana yönelmişsem, dilim susarken, kalbimin
lisanı ile yakarırken, senin duyduğunu hissederek, duygularımdaki gizlilik ve incelikleri sana açıyorsam, bu; imanın tezahürüdür ve imanın manevi sümbülleşişinin bir meyvesidir.

Bu sümbülleşişte ne kadar latif, güzel çiçekler vardır. Hisseder ama ifade edemezsin. Kokusu, rengi, güzelliği belki tarif edilemez ama insandan imanla birlikte zuhur eden
emsalsiz çiçekler, doyumsuz meyveler, eşsiz duygular, benzersiz renk ve rayihalardır bunlar. İşte insan bunlarla doyar. Varlığı imanın bu emsalsiz titreşimleriyle dirilir.

Benim ve yarattığın bütün insanların saadetlerinin en birinci membaı bu iman hazinesidir. Bu hazineyi bulamayan tatminsizdir. Bir insan maddiyatta boğulacak derecede doymuş olsa da, böyle bir açlık onda mevcutsa, kat’iyyen mutluluğu tadamaz.

Ben hazineler keşşafıyım. Keşfettikçe anladım ki, o hazinelerden senin isimlerinle hadsiz şekilde istifade edebilirim. Zaten anahtar senin isminle olmayınca o hazineler de
açılmaz. Açılmayınca senin ikramın da o kuluna ulaşamaz.

Ben hadsiz bir şekilde hürüm. Bu hürriyet, imanla kanat açan bir kuştur ki, uçar gider benden. Kâinatı da delip geçerek, sonsuza yol bulur. İnanan hürdür. İnanan mes’uddur.
İnanan sonsuzluğu kucaklayabilecek şekilde hürdür.

İnanmayan ise kendi içinde mahpustur. Çünkü kendini aşamamıştır. Kendini yaratanı tanımamıştır. Kâinatta, dünyada yaratılmış her şey adeta ona saldırır, onu sıkar. Kendi içine kaçar ki, orada da sığınacak yer bulamaz. Kalbi, ruhu daralır, hissiyatları onu rahatsız eder. Kendi dahil, her şeye düşman olur. Kendi dahil, her şeye zarar verir. Hiçbir şeye hürmeti kalmaz. İşte onun kötülüklerine bu hürmetsizlik kamçı vurur. Sınır tanımaz kötülük yollarına, azgın bir ata binmiş gibi dolu dizgin girer.

İnanan munistir, rahattır. Her şeyle barışıktır. Çünkü yaratılmışlardaki san’atı, nakşı, mânâyı bilir. Her şey ona saadet verir. Ben de senin nazlı bir misafirin olarak, şurada oturmuş düşünüyorum. Aklımı, ruhumu, kalbimi senin yoluna gönderdim. Şaşmayacağını, aşmayacağını biliyorum.”Çok dalarsan şaşarsın.” diyor ya bazıları. Ben kâinatta nereye nazar etsem senin isminle baktım. Senin isminle sordum. Açılan sırlı kapılardan ürkmedim. Niçin ürkeyim? Onların ardında senin isimlerinin cilvelerini, senin ilmini, marifetini buldum.

İnanmak! “İnanıyorum.” deyip de onun hiç bir meyvesinden istifade edememek; güzel bir sofraya alınıp da ondan hiç yemeden kalmak ve aç kalkmak gibidir. Bir hazinenin
anahtarına sahip olup da, o hazinede neler var diye hiç merak etmemek, zenginliğinin farkında olmayıp hâlâ “Ben fakirim” diye ağlanan kişinin haline benzer.

Bir saraya davet olunduğu halde, onu gezip anlayamamak, ondaki incelik ve nakışların farkında olmamak, bu mülkün sahibine lakayt kalmak; saadeti arayan insanı, bedbahtlığına sebep olacak başka kapılara yöneltir. Allah korusun. Cenab-ı Hak kendi kapısından başka kapı aratmasın. Kendi yolundan başka yollara da meylettirmesin inşaallah.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir