Nasreddin Hoca (1208-1284)

Şöhret zâlimedir.

Şöhret bir müstebiddir; sahibine mal eder başkasının malını.

Meşhur Hoca Nasreddin letâifi içinde, zekâtı, yani onda biri, onundur asıl malı.

Rüstem-i Sistanî onun hayal-i şânı gàret etti bir asır mefâhir-i İran’ı.

Gasb ve gàretle şişti o nâmdar hayali, hurâfâta karıştı, attı nev-i insanı.1

Nükteleriyle meşhur olan Nasreddin Hoca, yaşa­dığı dönemde örnek yaşantısı ve nükteli davranış­larıyla dikkat çekmiştir. Halkın büyük teveccühü­ne mazhar olduğundan, özellikle vefatından son­ra, kendisine ait olmayan çok sayıda nükte kendi­sine mal edilerek, zamanla efsanevî bir kimliğe bü­ründürülmüştür. Risale-i Nur’da Nasreddin Hoca’ya kendisine ait olmayanların da ona mal edildiği ima edilerek, bu durum karşısında Nasreddin Hoca’nın “Onların zekatını da bana verseler razıyım ve kafi­dir.” diye cevap verdiği ifade edilmektedir.2

Nasreddin Hoca’nın hayatı hakkında kesin bilgi­ler mevcut değildir. Fıkralarından yaşadığı dönemle ilgili bilgiler çıkarabilmekte, fakat bu bilgilerin sıh­hati tartışılmaktadır. Çünkü, fıkralarında adı geçen her şahsiyet aynı dönemde yaşamadığı gibi, söz ko­nusu fıkralar da kendisine ait olmayıp sonradan uy­durulmuştur. Mesela; Timur’la aralarında geçen di­yalogdan söz edilirken, sanki, aynı zamanda yaşa­mışlar gibi aktarılmaktadır. Oysa ki, Timur’un Ana­dolu’ya gelip Yıldırım Beyazid’le Ankara Savaşı’nı yapması, Hoca’nın vefatından 120 yıl sonra gerçek­leşmiştir. Dolayısıyla Nasreddin Hoca ile Timur’un bir araya geldikleri nakil doğru değildir. Özellikle kendisine ait olmayan çok sayıda kıssanın kendisi­ne mal edilmesi, şahsiyetinin kaybolmamasına ve adeta efsanevî bir kimliğe büründürülmesine sebep olmuştur.

Nasreddin Hoca, 1208 yılında Eskişehir’e bağ­lı Sivrihisar ilçesinin Hortu köyünde dünyaya geldi. Köyün imamı olan Abdullah Efendi ve aynı köyden olan Sıdıka Hanım’ın oğludur. İlk eğitimine babasın­dan aldığı derslerle başlamıştır. 1237 yılında Akşe­hir’e yerleşir. Burada Muhammed Hayranî’den ta­savvuf dersleri alır. Dinî ilimler alanında eğitimini sürdürerek müderris oldu ve medresede ders ver­meye başlar. Yine başka bir rivâyete göre de, eği­timini tamamlayıp icazet aldıktan sonra babasının yerine köyde imamlık yapmaya başlar.

Nasreddin Hoca, hayatı boyunca insanlara doğ­ru yolu göstermeyi, iyiliklere yönlendirip, kötülük­lerden sakındırmayı gaye edindi. Hayat hikâyesin­den fert ve toplumu çok iyi tanıyıp ona göre hareket ettiği anlaşılmaktadır. Doğru davranışı kazandırmayı ve hizmeti ifa ederken karak­teri ve yapısı gereği kendine münhasır bir yol takip etti. Gayenin hasıl olma­sı için insanların rahat anlayabileceği bir dil ve üs­lup kullandı. Halk arasında ve cemiyette mevcut o­lan bozuklukların düzelmesi için kısa, öz ve nükteli i­fadeler kullandı. Latifeleri hikmet ve ibret dolu olup, birer atasözü gibi bir mahiyeti ihtiva ederler. Kendi­sine atfedilen edep dışı ve nükteden uzak fıkraların kendisiyle hiçbir alakası olmayıp uydurma sözlerdir.

Nasreddin Hoca ile ilgili yapılan araştırmalar ki­şiliği ile ilgili önemli ipuçları vermektedir. Bu araştır­malara göre ilim ve edep sahibi bir insan olup, asla sıradan ve basit ifadeler kullanmadığı, edep dışı fık­ralar anlatmadığı anlaşılmaktadır. Anadolu Selçuk­luları zamanında yaşamış salih ve erdemli bir kişili­ğe sahip olduğu görülmektedir.

Nasreddin Hoca’nın anlam dolu latifeleri önce kendi yakın çevresinde sözlü olarak dilden dile do­laşmaya başladı. Zamanla çok geniş bir alana yayıl­dı. Buna paralel olarak değişiklikler ve ilavelerle as­lında tamamen uzaklaştı. Bu arada kendisine ait ol­mayan sıradan sözler ve ifadeler kendisine mal edi­lip anlatılmaya başlandı. Günlük hayat içinde mey­dana gelen fıkraları belli bir alanda cereyan etti. Ha­diseler ev, sokak, mahalle, çarşı, pazar ve camii gibi yerlerde vuku buldu. Hocanın kendisi ile birlikte ha­nımı, sokak ve mahalle sakinleri ve kadı gibi şahsi­yetlerin yanında eşeği de önemli bir yer tuttu ve la­tifelere konu oldu.

Nasreddin Hoca’nın nüktelerindeki gaye, insan­ların başından geçen gülünç olayları aktarmaktan i­baret değildi. İlk etapta güldürücü ve basit görünen ancak zarif bir şekilde ince hikmetleri dile getiren ve insanları düşünmeye sevk eden özellikler ön plâ­na çıkar. Anadolu insanının zeka inceliğini ve nükte­danlığını göz önüne sererken bu arada Cenab-ı Hak­kın emir ve yasakları da birer nükte ile aktarıldığı görülmektedir.

Risale-i Nur’da da Nasreddin Hoca’nın ismi zikre­dilmekte, Lemaat’ta kendisine mal edilen latifelerin onda birinin, yani zekatının asıl malı olduğuna dikkat çekilmektedir. Ayrıca şöhretin insanın malı olmayanı da kendisine mal ettiği izah edilirken Nasreddin Ho­ca ile İranlıların medarı iftiharı olan Rüstem-i Zal ör­nek olarak verilmektedir. İnsanoğlunun karakterinde mevcut olan özelliklerden bir tanesi, asil ve kıymetli göstermek istediği şeyleri, tanınan ve meşhur bir za­ta dayandırarak, reddedilmesini önlemek ve kıymet görmesini sağlamak ister. Bundan dolayıdır ki, ken­dilerine olağanüstü şeyler isnat edilen efsanevi şah­siyetler ortaya çıkar. Dilden dile dolaşan sözler za­manla büyür. Bir bakıma gerçek olmayan yalan do­lan şeyler birbirini takip ederek adeta basamak olur.

Bediüzzaman, Nasreddin Hoca’nın ismini zikre­derken onun latifelerine uygun bir yaklaşımla konu­ya açıklık getirir. Meşhur Molla Nasreddin Efendiye “Bu garip sözler umumen senin midir?” şeklinde so­rulduğu takdirde, bunların hepsini sahiplenmeyece­ğini, sadece zekatına bile razı olacağını şu latif söz­le aktarır: “Şu sözler ciltleri dolduruyor. Epeyce ömür ister. Zira bütün sözlerim nevadirden değildir. Ben hocayım. Onların zekatını da bana verseler razıyım ve kafidir. Fazlasını istemem. Zira zarafetimi tabii­likten çıkarıp tasannua kalbeder”3 kendisine mal e­dilenlerin tamamını kabul ettiği takdirde, kendi ma­hiyetini tabilikten çıkaracağını, olduğundan daha fazla değer verilmesini istemediğini ima etmektedir.

Hocanın yaşadığı yıllar Akşehir’de silah taşıma yasaklanır. Yasaktan sonra kılıç kuşanmış bir şekil­de sokakta Hoca ile karşılaşan görevli memur, kılıç­la dolaşmasının sebebini ve kılıcının ne işe yaradı­ğını sorar. Hoca kılıcın, medresede kitaplardaki yazı hatalarını düzeltmeye yaradığı cevabını verir. Bunun üzerine memur alaylı bir şekilde, bu iş için küçük bir çakının bile yeteceğini ima ederek “Bu biraz büyük değil mi?” diye sorunca, Hoca “Efendi, sen ne diyor­sun? Bazen öyle büyük hatalar oluyor ki, bu bile kü­çük kalır” şeklinde karşılık verir.

Nasreddin Hoca 1284 yılında Hakkın rahmeti­ne kavuştu. Vefatından sonra şöhreti ülke sınırla­rını da aşarak dünyanın dört bir yanına yayıldı. De­ğişik müze ve kütüphanelerde bulunan bazı yazma­ların kendisine ait olup olmadığı kesin değildir. Tür­besi ise Akşehir’de olup her yıl adına şenlik düzen­lenmektedir.

 

Dipnot:

1. Bediüzzaman Said Nursî-Sözler

2-3. Age

Kaynak: Portreler/ Yeni Asya Neşriyat

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir