İslâm’ın kudsî ve semavî kongresi

Rüya hacda sükût etti. Çünkü, haccın ve ondaki hikmetin ihmali, mu­sibeti değil, gazap ve kahrı celb etti. Cezası da keffâretü’z-zünub değil, kessâretü’z-zünub oldu. Haccın bahusus taarrüfle tevhid-i efkârı, tea­vünle teşrik-i mesaiyi tazammun eden içindeki siyaset-i âliye-i İslâmiye ve maslahat-ı vâsia-i içtimaiyenin ihmalidir ki, düşmana milyonlarla İs­lâm’ı, İslâm aleyhinde istihdama zemin ihzar etti.

İşte Hint, düşman zannederek, halbuki pederini öldürmüş, başında oturmuş bağırıyor.

İşte Tatar, Kafkas, öldürülmesine yardım ettiği şahıs, biçare valideleri olduğunu, “ba’de harabi’l-Basra” anlıyor. Ayak ucunda ağlıyorlar.

İşte Arap, yanlışlıkla kahraman kardeşini öldürüp, hayretinden ağla­mayı da bilmiyor.

(Bediüzzaman Said Nursî, Sünuhat)

Hacc-ı şerif, bilasâle herkes için, bir mertebe-i külliyede bir ubûdiyet­tir. Nasıl ki bir nefer, bayram gibi bir yevm-i mahsusta, ferik dairesinde, bir ferik gibi padişahın bayramına gider ve lûtfuna mazhar olur. Öyle de, bir hacı, ne kadar âmî de olsa, kat-ı merâtib etmiş bir velî gibi, umum aktâr-ı arzın Rabb-i Azîmi ünvânıyla Rabbine müteveccihtir, bir ubûdiyet-i külliye ile müşerreftir. Elbette, hac miftâhıyla açılan merâtib-i külliye-i Rubûbiyet ve dürbünüyle nazarına görü­nen âfâk-ı azamet-i Ulûhiyet ve şeâiriyle kalbine ve hayaline gittikçe genişlenen devâir-i ubûdiyet ve merâtib-i kibriyâ ve ufk-u tecelliyâtın verdiği hararet, hayret ve dehşet ve heybet-i Rubûbiyet “Allahuekber” ile teskin edilebilir ve onunla o merâtib-i münkeşife-i meşhude veya mutasavvere ilân edilebilir.

Hacdan sonra, şu mânâ-i ulvî ve küllî, muhtelif derecelerde, bay­ram namazında, yağmur namazında, husûf küsûf namazında, cema­atle kılınan namazda bulunur. İşte, şeâir-i İslâmiyenin, velev Sünnet kabîlinden dahi olsa, ehemmiyeti şu sırdandır.

(Bediüzzaman Said Nursî, Sözler)

Aziz, sıddık, fedakâr kardeşlerim,

Çok yerlerden telgraf ve mektuplarla bayram tebrikleri aldığım ve çok hasta bulunduğum için, vârislerim olan Medresetü’z-Zehrâ erkânları benim bedelime hem kendilerini, hem o has kardeşlerimi zin bayramlarını tebrik etmekle beraber, âlem-i İslâm’ın büyük bayramının arefesi olan ve şimdilik Asya ve Afrika’da inkişâfa başlayan ve dört yüz milyon Müslüman’ı birbirine kardeş ve maddî ve mânevî yardımcı yapan İttihâd-ı İslâm’ın, yeni teşekkül eden İslâmî devletlerde tesise başlaması­nın ve Kur’ân-ı Hakîmin kudsî kanunlarının o yeni İslâmî devletlerin kanun-u esasîsi olmasından do­layı büyük bayram-ı İslâmiyeyi tebrik ve dinler için­de bütün ahkâm ve hakikatlerini akla ve hüccetle­re istinad ettiren Kur’ân-ı Hakîmin, zuhura gelen küfr-ü mutlakı tek başıyla kırmasına çok emareler görülmesi ve beşer istikbalinin de, bu gelen bayra­mını tebrikle beraber, Medresetü’z-Zehranın ve bü­tün Nur Talebelerinin hem dâhil, hem hariçte, hem Arapça, hem Türkçe Nurların neşriyâtına çalışma­larını ve dindar Demokratların bir kısm-ı mühimmi Nurların serbestiyetine taraftar çıkmalarını bütün ruh u canımızla tebrik ediyoruz.

Bu sene hacıların az olmasına çok esbap varken, 180 binden ziyâde hacıların o kudsî farîzayı ve din-i İslâm’ın kudsî ve semavî kongresi hükmünde olan bu hacc-ı ekberi büyük bir bayramın arefesi nokta­sında olarak bütün ruh u canımızla tebrik ediyoruz. Hasta kardeşiniz Said Nursî

(Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lâhikası)

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Ben hem Risâle-i Nur’u, hem sizleri, hem ken­dimi Hüsrev ve Hıfzı ve Bartınlı Seyyid’in kıymettar müjdeleriyle hem tebrik, hem tebşîr ediyorum. Evet, bu sene hacca gidenler, Mekke-i Mükerreme’de Nurun kuvvetli mecmualarını büyük âlimlerin hem Arapça, hem Hintçe tercüme ve neşre çalışmaları gibi; Medîne-i Münevvere’de dahi o derece makbul olmuş ki; Ravza-i Mutahhara’nın Makber-i Saadet’i üstünde konulmuş. Hacı Seyyid, kendi gözüyle Asâ-yı Mûsâ mecmuasını, kabr-i Peygamberî (asm) üze­rinde görmüş. Demek makbul-ü Nebevî olmuş ve rızâ-i Muhamme­dî (asm) dairesine girmiş.

Hem niyet ettiği­miz ve buradan giden hacılara dediğimiz gibi, Nurlar, bizim bedelimize o mübârek makamları ziyâret etmişler; hadsiz şükür olsun. Nurun kahramanları bu mecmuaları tashihli ola­rak neşretmeleriyle, pek çok fâidelerinden birisi de, beni tashih vazifesinden ve merakından kurtardığı gibi; kalemle yazılan sâir nüshalara tam bir me’haz olmak cihetinde yüzer tashihçi hükmüne geçtiler. Cenâb-ı Erhamürrahimîn, o mecmuaların her bir harfine mukabil, onların defter-i hasenâtlarına bin hasene yazdırsın. Âmin.

(Bediüzzaman Said Nursî, Târihçe-i Hayat)

Mişâil namıyla müsemmâ Mihâil Peygamberin Kitabının Dördüncü Bâbında şu âyet var: “Âhirza­manda bir ümmet-i merhume kaim olup, orada Hakka ibadet etmek üzere mübarek dağı ihtiyar ederler. Ve her iklimden orada birçok halk toplanıp Rabb-i Vâhid’e ibadet ederler, O’na şirk etmezler.” (Kitab-ı Mukaddes, Mîhâ, Bab 4, âyet 1-2.)

İşte şu âyet, zâhir bir sûrette, dünyanın en mü­barek dağı olan Cebel-i Arafat ve orada her iklim­den gelen hacıların tekbir ve ibadetlerini ve üm­met-i merhume nâmıyla şöhret-şiâr olan ümmet-i Muhammediyeyi tarif ediyor.

(Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbât)

Lugatçe:
Keffâretü’z-zünub: Günahların kefareti, bağışlanması.
Kessâretü’z-zünub: Günahların çoğalması.
Taarrüf: Tanışma, tanıma.
Maslahat-ı vâsia-i içtimaiye: Geniş toplumsal yarar, geniş sosyal fayda.
Meratib-i münkeşife-i meşhude: Bizzat görerek açığa çıkmış mertebeler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir