“İçimizdeki çocuğu büyütürsek, bağımsız bir birey olabiliyoruz.”

Evlilik sayfamız için bu ay Uzm. Psk. Ayşe Yılmaz ile ‘İlişkilerde bağlılık/ bağımlılık’ı konuştuk. İnce çizgileri olan bu hassas konuyu istifadenize sunuyoruz.

İlk olarak neyin bağlılık, neyin bağımlılık ol­duğundan başlayalım.

Bağımlılık için, duygusal ve fiziksel ihtiyaçla­rın karşılanması konusunda eşimize, ebeveyni­mize ya da çocuğumuza, yani bir ötekine, bağlı olduğumuz, aşırı derecede muhtaç olma hali diyebiliriz. Eğer ki davra­nışlarımızı, duygularımızı, düşün­celerimizi kontrol edememe du­rumu varsa biz buna bağımlılık diyebiliriz.

Fakat davranış duygu ve düşünceleri kontrol edebilme, kendini yönetebilme durumu bağlılık kategorisinde değer­lendirilir.

Bağımlılıkta yapışma, diğerini kontrol etme ya da kendini kontrol edememe hali vardır. Bağlılıkta kendi başına durabilirlik, kendi kendine yetebilirlik hali vardır.

Bağımlılık eşler arasında, ebeveyn-çocuk iliş­kisinde de olabiliyor. Burada eşi ya da çocuğuyla veya ebeveyni ile tek kişi olmaya çalışma, ötekiy­le bütünleşme, füzyon hali vardır. Bazı danışan­larımız buna ‘biz’ olmak da diyor. Ama bu ‘biz’ olmak demek değildir. Kendi ihtiyacım için, o ben olsun ya da ben onsuz olamam algısıyla ilgili.

Bağlılıkta ‘sen-ben’ ilişkisi vardır. İnsan ola­rak, kardeş dahi olsak birbirimizden farklı varlık­larız. Her kardeşi aynı anne baba yetiştirmiş olsa bile birbirinden farklı özellikler gösteriyor, farklı düşünüyor, farklı hissediyor. Bu anlamda her in­san biriciktir. Bağımlılıkta ise tek olma halinde, ötekini yok ederiz. Ötekini kendimiz için var et­meye çalışırız.

Bağlılıkta ise iki yetişkin ilişkisi kurarız. Bu ço­cuğumuzla kurduğumuz ilişki bile olsa onun ter­cihlerinin, isteklerinin, ihtiyaçlarının bizden farklı olabilirliğini kabullendiğimizde aslında o çocuğu yetişkinliğe de hazırlamış oluruz. Evliliklerde çift­lerin, kendi hayatlarındaki ebeveyn çocuk ilişkisi­ni devam ettirdiklerini görüyoruz. Çiftlerden biri ebeveyn, diğeri çocuk oluyor ve çocuk olan ebe­veyn rolü alanın gölgesinde, kontrol edilen taraf­ta kalıyor. Diğeri ötekisini yönetmeye, ihtiyaçları­nı almaya çalışıyor. Çocuk tarafında kalan kişi de kendi ihtiyaçlarının karşılanması için o role girmek durumunda kalıyor.

Çok sağlıksız bir tablo değil mi?

Kesinlikle. Evliliklerde çocuk tarafında kalan kişi, depresif, bağımlı duruma düşüyor ve bu evli­likler boşanmayla sonuçlanabiliyor. Şu da olabilir tabi ki; yetişkin kişi, kendi ebeveyni ile kurmuş olduğu ilişkiyi, farkında olmadan evliliğine taşır. Kadın olsun erkek olsun kişi çoğu zaman ebevey­ninde gördüğü şeyle, bilinçaltı, bilinçdışı bir şe­kilde eş seçiyor. Ailelere altını çizerek şunu söy­lemek isterim; siz çocuğunuzun nasıl bir evlilik, aile kurmasını istiyorsanız, nasıl bir eş seçmesini istiyorsanız, o şekilde ebeveyn olmaya çalışın. Evlenecek kişilere de, karşınıza nasıl bir eş çıksın istiyorsanız o şekilde olmaya çalışın diyebiliriz.

İlişkiyi bağımlı hale dönüştüren nedir?

Bağımlı ilişkilerde bağlanmanın motivasyonu korkudur. Terk edilme, reddedilme, sevgisiz kal­ma korkusu nedeniyle kişi o ilişkiye tutunmaya çalışır, orada kalır. Bağlılık ilişkisinde sevgi, güven ile yani özgürce bağlanma vardır. Bu da kendi ter­cihiyledir. Korku ile bağlanmanın olduğu ilişki­lerde, korkunun artık dayanılmaz hale geldiği durumlarda, o ilişki sarpa sarmaya başlar ve bu boşanmaya doğru gidebilir. Fakat sevgi ve güven ile bağlanma oldu­ğu zaman, -ki bunlar çok önemli motivasyonlardır- kişi kendi ola­rak, özgürce var olmanın getir­miş olduğu huzurla, ilişki içeri­sinde kalabilirliğini daha yüksek hale getiriyor.

Daha anlaşılır olması açısından bir örnek verebilir miyiz?

Evlilik terapisine gelen çiftlerden biri eşini koşullu seviyorsa; “şöyle yaparsan senle devam ederim, bana itaat eder­sen seni bırakmam, işlerimi iyi yaparsan sana ilgi gösteririm, çok şık giyinirsen, kendine çok bakar­san seni beğenirim” gibi cümleler kurar. Koşullu sevilen taraf kendini değersiz hisseder. Sevgi ih­tiyacı çok yoğun hale gelir çünkü koşullu sevgide, koşullu seven taraf sevgi ihtiyacını pek karşıla­yamaz. Sevgi ihtiyacı çok yoğun hale geldiğinde de, kişi ruhsal olarak çökerek ya da depresyona girerek, eşinin o koşullarını karşılayamaz hale ge­lir. Böyle bir ilişkide ‘ben yapamıyorum, kendimi çok değersiz hissediyorum’ diyerek ilişkinin dışı­na çıkmak ister. Bu noktada genellikle danışan­larımız evlilik terapisine gelmeyi tercih ediyorlar. Eşlerini getiremeyen danışanlarımız ise bireysel olarak destek almak istiyorlar. Evlilik ilişkisinde en önemli, birincil ihtiyaç güvendir. Güven ihtiya­cı karşılanmadığı ya da zedelenme durumu oldu­ğunda, sevgi çok güçlü olsa da ilişkide yıpranma olabiliyor. Güven zedelendiğinde sevgi de yavaş yavaş peşinden yok olmaya başlıyor.

Bağımlılık ve bağlılık nasıl oluşuyor?

0-3 yaş arasında çocuk annesine karşı bağım­lıdır. “Ben kimim?” sorusunun cevabını annedenalır. “Hayat güvenilir mi? Sevilebilir miyim, de­ğerli miyim, kendime yetebilir miyim, duygusal ihtiyaçlarım karşılanabiliyor mu?”nun cevabını ona ihtiyaçlarını karşılayabilen, güvendiği, se­vildiğini, anlaşıldığını hissettiği birinden alır. Anne eğer çocuğun duygusal ve fiziksel ihtiyaç­larını görebilen, hissedebilen, empati yapabilen ve verebilen bir anneyse, çocuk; “dünya güveni­lir, ben insanlara güvenebilirim, güvenle bağla­nabilirim” mesajını 0-3 yaşta almış olur.

Bağımlılık nedeni genellikle o çocukluk dö­neminde anne ve baba tarafından ihmale ma­ruz kalma, ilgi, sevgi, güven ihtiyacının tam olarak karşılanamamasıdır. O dönemde, anne depresyonda olabilir, evlilik ilişkisi kötü olabilir, kaygılı yapısı olabilir, kendi derdiyle uğraşmak­tan çocukla ilgilenememiş olabilir, çocuğunu yetiştirme konusunda destek alamama duru­mu olabilir. Bu sebepleri çoğaltabiliriz.

Bir diğer etken ise, çocuklarda 2 yaş inatlaş­ma dönemidir. Örneğin anne çocuğun tabağını dolduruyor ve çocuk yemeyeceğim diyor. Eğer anne az da olsa yemesi konusunda durumu tolere edemiyorsa, ‘o tabak bitecek’ şeklinde çocuğun üstüne gidiyor, müdahale ediyorsa, çocuk bu durumda kendi kişisel alanları ve ter­cihleri işgal edilmiş olarak hissettiği için, büyü­düğünde kontrol edilen ya da diğerini kontrol eden bir birey olmaya başlıyor.

Bunu evlilik ilişkilerinde düşünecek olursak, çok kontrol etme durumu olduğu anda denge­ler bozuluyor. Kontrolün mümkün olduğunca azaltıldığı ebeveyn çocuk ilişkisi ve eş ilişkisi sağlıklı ilişkidir. Aşırı müdahale bağımlı yapının oluşmasına sebep olur.

Bir de şu olabiliyor; anne baba çocuğu ko­şullu seviyorsa “İstediğimi yapmasan, seni sev­mem, terk ederim” diyor, çocuğu yalnızlaştırı­yorsa o çocuk bilinçaltıyla bunu evlilik ilişkisine taşır. “İstediğini yapayım da eşim beni sevsin” gibi kendince çıkarımlarda bulunuyor. Örneğin eşi şehir dışına çıkması gerektiğinde yalnızlıkla baş edemez, yapışmacı bir yapıya sahip olur.

Bağımlılık yapıları

Bağımlı çiftlerde, iki tür bağımlılık yapısı gö­rüyorum. Biri çok beslendiği için bağımlı olmuş, diğeri ise beslenmediği için. Çok pohpohlanan, her istediği yapılan, devamlı peşinde dolaşan bir anne ile büyüyen çocuk, hep talep eden, kontrol eden, her istediğinin yapılmasını isteyen taraf oluyor. İstedikleri yapılmadığında da yıkım ya­şıyorlar. “Ben her istediği yapılacak özel biri­yim, nasıl benim istediğimi eşim yapmaz?” şeklinde şaşırıp eşini duygusal ihmale maruz bırakabiliyorlar. Biz buna biraz narsistik yapılar diyoruz.

Diğer bir taraftan da duygusal olarak çok fazla desteklenmemiş, istekleri görülememiş, göz ardı edil­miş olan taraflar da bağımlı yapılı taraflardır. Bunların temel meselesi terk edilmeyeyim, sevileyim diye fe­dakârlık yapmak, onsuz yapamam diye uyum göstermektir. Genellikle bağımlı ve narsistik tarafı olan kişiler birbirini çekiyor. Çocuk kendine özel muame­le eden anne baba figürüyle büyüdüyse, ileride kendine özel muamele eden bir eş figürü seçiyor. İhmal eden, çok değer vermeyen bir anne baba figürü ile büyüdüyse, onu ihmal edecek ve değer vermeyecek eş figürü seçiyor. Çocukluktaki trav­ması devam ettiği için, bu kişiler evlilikte yıkım yaşıyor maalesef.

Peki biraz da neler yapılabilir, onu konuşa­lım mı?

Yaşımız kaç olursa olsun, “değerliyim, sevil­meyi hak ediyorum” duygusuna ihtiyaç hissedi­yoruz. İçimizde doyurulmamış tamamlanmamış çocukluk tarafımız olabilir, fakat bir yetişkin ta­rafımız da var. Yetişkin tarafımızla eğer o çocuğu büyütebilirsek, birey olmaya, bağımsız olmaya daha doymuş hale gelmeye başlıyoruz. Çocuk ta­rafımızı büyütemediğimiz zaman hep bir yetişkin arıyoruz ki içimizdeki çocuğu büyütsün. İşte bu da bağımlılık demek.

Yalnız kalmaktan korkmayın!

Bir diğer şey ise “yalnız kalmayı başarma.” Çayımızı demleyip, film izlemek, kitap, Kur’ân, Cevşen okumak, dua etmek gibi kendimizle ka­lacağımız anların olması, yalnızlık korkusuyla baş edebilirliği arttıran şeylerdir. Her insanın bağım­lı bir yönü, eksik tarafları da olsa, güçlü yönleri mutlaka vardır. Kişinin diğer insanlardan ayrıl­masına sebep olacak o güçlü tarafını bulması ve kullanması bu noktada çok önemli.

Tek bir mutluluk kaynağınız olmasın!

Bir başka konu ise; hanımların tek mutluluk kaynağı olarak, eşini, çocuğunu görmesi ve mut­luluğu buna endekslemesi. Şöyle düşünün havu­zu dolduran eğer tek musluk varsa ve musluk eş ya da çocuksa, o musluk bozulduğunda kişi zorluk çekebilir. O havuzu birkaç muslukla doldurmak gerekli. Bazen ev, çocuk, manevi değerler, hobi­ler, sportif faaliyetler, sevdiğiniz arkadaşlarla gö­rüşmek gibi diğer muslukları da açabilirse insan, hem hayal kırıklığı yaşamaz, hem de bağımlılık tarafını terbiye etmiş olur. Eşini ve çocuğunu da harap etmez. Çünkü tek kaynaktan beslenmeye odaklanan kişi, o kaynağın tükenmesine de se­bep olabilir.

Duygularınızı fark edin!

Kişinin bağımlılıktan, bağlılığa doğru gitmesi için en önemli şeylerden biri de kendini tanıması ve duygularına odaklanmasıdır. Biz aslında duy­gularımızın arkasında saklıyız. Eğer biz duygu­larımızı biliyor, fark ediyor, yaşayabiliyor ve ifade edebiliyorsak, kendimizi biliyoruz, hayattan zevk alabiliyoruz, sağlıklıyız diyebiliriz. Hayatın içerisi­ne güzellikler olduğu gibi zorluklar da serpilmiş. Kendi iç dünyamızda da olumsuz taraflarımızı, duygularımızı, bilmemiz, kabullenmemiz özellik­le öfkemizin peşine takılmamız lazım. Bir şey bizi öfkelendiriyorsa, endişelendiriyorsa orada önem­li bir bam telimiz, hassasiyetimiz, yaramız var demektir. Buna odaklanmak, oradan kendimizi bulmaya ve ifade etmeye çalışmak gerekir. Biz biraz bağımlı tarafı olan annelerle yetişmiş, ba­baları tarafından çok fazla sevgiye doyamamış, savaşlar, zorluklar, kıtlıklar yaşamış bir toplumuz. Dolayısıyla insan olarak hepimizde, kısmen de olsa duygusal boşluklar, açlıklar ve travmalar var. Bu boşlukları ille de tıka basa dolduralım değil. Kendimizle bazen baş başa kalarak, hayatımızı minimal bir şekilde yaşayarak, fazlalıkları haya­tımızdan çıkararak, fazla eşya almadan, alışveriş yapmadan, yalınlaşıp, sadeleşip, kendi içimizi, o duyguları dinlemek de bizi büyütecek şeylerden biri.

Okuyucularımız için son tavsiyelerinizi ala­lım.

İhtiyaç duyduğunuz şeyi önce kendiniz, kendi­nize verin. Emin olun ki sizin ihtiyaç hissettiğiniz şey, kendinizde var. Neden? Çünkü toprak gibiyiz, o doğurganlık enerjisi var iç dünyamızda. Yetişkin tarafınızın, içinizdeki o çocuğa vermiş olduğu şey, o çocuk tarafınızı da büyütecek. Ama dışarıdan talep edip, almaya çalıştığınız şey, iç dünyanızda­ki o çocuğu daima çocuk bırakacaktır. Buna dik­kat etmenizi tavsiye ederim…

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir