“İktisad eden, maişetçe aile belâsını çekmez”

Hâlık-ı Rahîm, nev-i beşere verdiği nimetlerin mukabilinde şükür istiyor. İsraf ise şükre zıttır, ni­mete karşı hasâretli bir istihfaftır. İktisad ise, nime­te karşı ticaretli bir ihtiramdır.

Evet, İktisad hem bir şükr-ü mânevî, hem ni­metlerdeki rahmet-i İlâhiyeye karşı bir hürmet, hem katî bir surette sebeb-i bereket, hem bedene perhiz gibi bir medar-ı sıhhat, hem mânevî dilencilik zilletinden kurtaracak bir sebeb-i izzet, hem nimet içindeki lezzeti hissetmesine ve zâhiren lezzetsiz görünen nimetlerdeki lezzeti tatmasına kuvvetli bir sebeptir. İsraf ise, mezkûr hikmetlere muhalif oldu­ğundan, vahîm neticeleri vardır.

(Bediüzzaman Said Nursî/ Lem’alar)

“İktisad eden, maişetçe aile belâsını çekmez” meâlindeki hadis-i şerifi sırrıyla, İktisad eden, ma­işetçe aile zahmet ve meşakkatini çok çekmez.

Evet, İktisad katî bir sebeb-i bereket ve medar-ı hüsn-ü maişet olduğuna o kadar katî deliller var ki, had ve hesaba gelmez. Ezcümle, ben kendi şahsım­da gördüğüm ve bana hizmet ve arkadaşlık eden zatların şehadetleriyle diyorum ki:

İktisad vasıtasıyla bazen bire on bereket gör­düm ve arkadaşlarım gördüler. Hattâ dokuz sene (şimdi otuz sene) evvel benimle beraber Burdur’a nefyedilen reislerden bir kısmı, parasızlıktan zillet ve sefalete düşmemekliğim için, zekâtlarını bana kabul ettirmeye çok çalıştılar. O zengin reislere de­dim: “Gerçi param pek azdır. Fakat iktisadım var, kanaate alışmışım. Ben sizden daha zenginim.” Mükerrer ve musırrâne tekliflerini reddettim.

İktisad etmeyen, zillete ve mânen dilenciliğe ve sefalete düşmeye namzettir. Bu zamanda isrâfâta medar olacak para çok pahalıdır. Mukabilinde ba­zen haysiyet, namus rüşvet alınıyor. Bazen mukad­desât-ı diniye mukabil alınıyor, sonra menhus bir para veriliyor. Demek, mânevî yüz lira zararla maddî yüz paralık bir mal alınır.

Eğer İktisad edip hâcât-ı zaruriyeye iktisar ve ihtisar ve hasretse “Şüphesiz ki rızık veren, mut­lak kudret ve kuvvet sahibi olan Allah’tır.”1 sırrıyla, “Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkını vermek Allah’a ait olmasın.”2 saraha­tiyle, ummadığı tarzda, yaşayacak kadar rızkını bu­lacak. Çünkü şu âyet taahhüt ediyor.

Evet, rızık ikidir:

Biri hakikî rızıktır ki, onunla yaşayacak. Bu âyetin hükmü ile, o rızık taahhüd-ü Rabbânî altındadır. Be­şerin sû-i ihtiyarı karışmazsa, o zarurî rızkı herhalde bulabilir. Ne dinini, ne namusunu, ne izzetini feda etmeye mecbur olmaz.

İkincisi, rızk-ı mecazîdir ki, sû-i istimâlâtla hâ­cât-ı gayr-ı zaruriye hâcât-ı zaruriye hükmüne ge­çip, görenek belâsıyla tiryaki olup, terk edemiyor. İşte bu rızık taahhüd-ü Rabbânî altında olmadığı için, bu rızkı tahsil etmek, hususan bu zamanda çok pahalıdır. Başka izzetini feda edip zilleti kabul etmek, bazen alçak insanların ayaklarını öpmek ka­dar mânen bir dilencilik vaziyetine düşmek, bazen hayat-ı ebediyesinin nuru olan mukaddesât-ı dini­yesini feda etmek suretiyle o bereketsiz, menhus malı alır.

Hem bu fakr u zaruret zamanında, aç ve muhtaç olanların elemlerinden ehl-i vicdana rikkat-i cinsiye vasıtasıyla gelen teellüm, o gayr-ı meşru bir surette kazandığı parayla aldığı lezzeti, vicdanı varsa acı­laştırıyor. Böyle acip bir zamanda, şüpheli mallarda, zaruret derecesinde iktifa etmek lâzımdır. Çünkü haram maldan, mecburiyetle zaruret derecesini alabilir, fazlasını alamaz. Evet, muztar adam, mur­dar etten tok oluncaya kadar yiyemez. Belki ölme­yecek kadar yiyebilir. Hem, yüz aç adamın huzurun­da kemâl-i lezzetle fazla yenilmez.

(Bediüzzaman Said Nursî/ Lem’alar)

Yedinci Nükte: İsraf, hırsı intaç eder. Hırs üç ne­ticeyi verir:

Birincisi: Kanaatsizliktir. Kanaatsizlik ise sa’ye, çalışmaya şevki kırar. Şükür yerine şekvâ ettirir, tembelliğe atar. Ve meşru, helâl, az malı {(Haşiye): İktisatsızlık yüzünden müstehlikler çoğalır, müs­tahsiller azalır. Herkes gözünü hükümet kapısı­na diker. O vakit hayat-ı içtimaiyenin medarı olan san’at, ticaret, ziraat tenakus eder. O millet de te­dennî edip sukut eder, fakir düşer.} terk edip, gayr-ı meşru, külfetsiz bir malı arar. Ve o yolda izzetini, belki haysiyetini feda eder.

Elhasıl, israf, kanaatsizliği intaç eder. Kanaat­sizlik ise, çalışmanın şevkini kırar, tembelliğe atar, hayatından şekvâ kapısını açar, mütemadiyen şek­vâ ettirir. {(Haşiye): Evet, hangi müsrifle görüşsen, şekvâlar işiteceksin. Ne kadar zengin olsa da yine dili şekvâ edecektir. En fakir, fakat kanaatkâr bir adamla görüşsen, şükür işiteceksin.} Hem ihlâsı kırar, riyâ kapısını açar. Hem izzetini kırar, dilencilik yolunu gösterir.

İktisad ise, kanaati intaç eder. “Kanaat eden aziz olur; tamah eden zillete düşer.” hadisin sırrıyla, ka­naat, izzeti intaç eder. Hem sa’ye ve çalışmaya teşcî eder. Şevkini ziyadeleştirir, çalıştırır. Çünkü meselâ bir gün çalıştı. Akşamda aldığı cüz’î bir ücrete kana­at sırrıyla, ikinci gün yine çalışır. Müsrif ise, kanaat etmediği için, ikinci gün daha çalışmaz. Çalışsa da şevksiz çalışır.

Hem iktisattan gelen kanaat, şükür kapısını açar, şekvâ kapısını kapatır. Hayatında daima şâkir olur. Hem kanaat vasıtasıyla insanlardan istiğnâ et­mek cihetinde, teveccühlerini aramaz. İhlâs kapısı açılır, riyâ kapısı kapanır.

(Bediüzzaman Said Nursî/ Lem’alar)

 

Lugatçe:

İktisar: Kısaltmak.

Muztar: Zorlanmış.

Müstahsıl: İstihsal eden, ürün yetiştiren, üretici.

Müstehlik: İstihlâk eden, bitiren, tüketici.

Dipnotlar:
1.Zâriyat Sûresi/ 51:58.
2.Hûd Sûresi/ 11:6.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir