Cennete doğan çocuklar

Elbette herbirinin kendine özel ve gü­zel bir hikâyesi vardır cennet kuzuları­nın… Hüzünlüdür, belki acıdır da ailesi için. Fakat cennet kuzusu için güzel ve özel bir hikâyedir yaşadıkları. Zira ebe­diyete geçtiği andan itibaren Hz. İbra­him ve Hz. Sare (ra) validemiz tarafından cennette eğlendiriliyor olmak onlara en tatlı sevinçtir. Cennetteler; öyle bir yer ki ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de kalbe tahattur etmiş bir güzellik ki ne gam, ne keder, ne elem, ne hüzün, ne hasret var zira dünyalarında. Onların se­vincini, tahayyülle ferahlayarak müteselli olur anne ve babalarının hasret dolu yürekleri.

Evet, bizim de bir yavrucuğumuz var o saadet­lerde. Daha birkaç ay önce ebedi âleme tevdi et­tiğimiz, can paremizin hikâyesini paylaşacağım sizinle. Defaatle elime kağıt ve kalem aldım ama gözyaşlarım çağlayan olunca bitmedi. Bilemiyorum bu sefer bitirebilecek miyim? Ama deneyeceğim.

Evet; herkes dünyasında zaman zaman çok özel sualler ve sınavlarla muhatap olur muhakkak. İşte o özel anlarda insan dönüp nefsine der;

“Ey Nefsim! Okuduklarını şimdi uygulama za­manı.” Meğer kitaptan okumak ne de kolaymış… Evet, yaşamak zor, hem de çok zor. Ama her mu­sibette, her zorlukta Rabb-i Rahimimizin hususi rahmet ve iltifatını görmek ne denli büyük bir sa­adet…

Haydi Bismillah diyerek başlayalım bizim hikâ­yemize.

Yıllardır özlemle beklediğimiz ve hasretle ar­zuladığımız bebeğimizin ilk müjdesini almakla başladı her şey. Rabbimizin dualarımıza cevap vermesi bizi; hususan ilk oğlumuzu çok mesrur eyledi. Öyle ya her yerde, her an kardeş için dualar edip duruyordu. İlk haberi aldığında da şükürlere boğuldu 8 yaşındaki abimiz. Dualarımıza cevap verilmiş fakat daha güzeliyle kabul edilmiş, ancak bizim bundan haberimiz yoktu. Her şey çok güzel ve sağlıklı gidiyordu ya da biz öyle biliyorduk ta ki 22. Haftaya gelip “perinatolog”a gidinceye kadar…

Evet 21 Şubat gecesi meğerse en uzun gecey­miş bizim için. Bitmezmiş karanlıkları ve bitmez­miş gözyaşları.

Sabır, musibete ilk toslama anında gösterilen tavırdır ya. İşte biz de o akşam çok ciddi tosladık. Allah insaf versin, şefkat ve merhamet versin, usul, erkan, mukteza-i hale uygun konuşabilme becerisi versin şu perinatologlara ki benim yaşa­dığımı hiç kimse yaşamasın.

Muayene anında ultrasonu koyduğu gibi “be­beğin elleri yok, dirsekten aşağısı oluşmamış” dedi. Eşimle benim beynimizden kaynar sular döküldüğünü hissettik. ‘Oluşur mu?’ diyebildik sadece. Kesin ve net tavırla “Hayır bundan sonra oluşmaz” dedi. Sonra ayaklarında, kalbinde, bey­ninde sıkıntı var.. var.. var da var. Peki ya bir hal çaresi? Kesin ve net, yok… Ağladık, ağladık, sade­ce ağladık.. Ben de taşıdığım yavrum da Rabbimin mülküydük. Değil mi mülkünde dilediği gibi tasar­ruf etme hakkı O’nun. O halde sadece seyredebi­lirdik kudretini. O gece doktor bebeğin hayatını sonlandırmanın plânlarını bize anlatmaya çalışır­ken oradan çıktık gittik.

O geceyi ve sonraki bir kaç gün ve geceyi ifade­ye kelimeler kifayetsiz kalır. Sonraki günlerde bili­nen meşhur bir başka perinatologa “belki” diyerek gittik. Ama benzer hususların tasdiki hükmünde olunca artık tamam dedik. Şahs-ı manevînin kısa zamanda yaptığı dualardan olsa ki, eşimin de benim de kalbimizde müthiş bir sükunet ve rıza hâli vardı, Elhamdülillah. Evet hiçbir doktor ümit ver(e)medi. ‘Anne karnında ölebilir, seni zehirleye­bilir, doğar hemen ölebilir, yirmidört saatte ölebi­lir, yüzde doksanı zaten ilk yılda vefat eder. Yoğun bakımlarda sürünürsünüz, ona da yaşamak denir­se, seni en iyisi bu dertten kurtaralım’ dediler.

Ne derlerse desinler artık onları duymuyorduk. Başka bir boyuta geçmiştik adeta. Çünkü artık içimde bir “cennet kuzusunun” (vildanün muhal­ledun) varlığını bilmek ve onu tatmak bambaşka hallere götürmüştü bizi. Babası ikinci doktordan çıkarken oğlumuzun ismi Abdullah Mesud olsun mu dedi? Ki o Allah’ın özel bir kulu “Abdullah” olacaktır ve ne olursa olsun günahsız olduğu için “mesud” olacaktır. Çok sevmiştik Abdullah Mesud ismini. Aynı akşam günlerce kardeşine isim arayan oğlum hiçbir şeyden habersiz “Anne kardeşimin adını buldum ona “Abdülbaki” diyelim mi dedi. Hiçbir şey tesadüf olamazdı. Bekâya namzettik hepimiz amenna, ama bebeğimize daha yakın görünüyordu. Çok güzel ve hikmetliymiş oğlum diyerek Abdülbaki ismini de koyduk heybemize…

Ve Abdullah Mesud Abdülbakimizli günlerimiz başlamıştı. Rabbim emanetini bizden alıncaya ka­dar o bizim emanetimizdi artık. Hiç yoktu Rabbim ona cisim libasını verdi, kendi katından ruh üfledi, eşref-i mahlukat eyleyerek insan eyledi. Hayatın bize bakan yönü bir ise Hayy-ı Kayyum’a bakan yüzü bindir. Ona bakan vecihle bir an-ı seyyale yaşaması yeterliydi… “Hayret makamında izliyor­duk.” Diyordum; “Allah’ım ben onun annesiyim evet ama Sen onun Rabbisin. Ben şefkat ediyo­rum yavruma ama sen bana da ona da şefkat edi­yorsun, bu yaşadıklarımız senin şefkatinden uzak değil. Bizi sana tevekkül eden ve teslim olanlar­dan kıl ve bizi vereceğin her hale razı eyle” diye dualara sığınıyorduk. Ve Hz. İbrahim’i (as) hisset­tim o günlerde. Hz. İbrahim’in (as) emir üzerine oğlu Hz. İsmail’i (as) kurban edeceği sırada Hz. İsmail’in (as) “Babacığım korkma, beni sabreden­lerden bulacaksın.” deyişi geldi kulaklarıma.

Sonra Peygamber Efendimizin (asm) küçücük oğlu Kasım’ı defnederken ağlamasını gören saha­belere; “Kalp hüzünlenir, göz yaşarır ancak isyan etmeyiz.” deyişini duyuyordum adeta ve düşünü­yordum;

“Ne de çok emellerim varmış meğerse şu dün­yada, birkaç ayda bile neler istemişim, ne hoşa­mediler, ne hazırlıklar, ne plânlar… ”

Buradakiler kısa ve geçici olacağından doya­mayacaktım belki de, o yüzden hiç bitmeyecek ve bol bol tatmin edileceğimiz güzelliklere tehir edi­lecekti hakiki vuslatımız inşallah.

Yine özürlü yavrular ve anneleri dünyama girmişti. Ben de namzettim onlara zira. Ne yaşarlar, ne hissederler anlamaya çalışıyordum. Özürlü bir yavruya yan gözle bile bakmanın annesinin kalbi­ni nasıl acıtabildiğini hissediyordum. Hülasa; Abdullah Mesud’umla nasi­bimizdeki beraberliğimiz 30 haf­taymış meğer. Sancılarıyla artık rahm–ı madere veda zama­nı geliyordu. Dünyamıza teşrife niyetleniyordu.

Doktorların, “Sen iyi misin sezaryen olacaksın, böyle bir bebeğe değmez.” de­yip önemsemedikleri yavrumun dünya ha­nesindeki misafirliği sa­dece 13 saat sürdü. Mater­yalist bir bakışla hekimler beni ve oğlumu anlamadı ve anlayamayacaklar da.

Rabb-i Rahimime binlerce kez şükür olsun ki; oğlum canlı doğdu ve bir müddet yaşadı. Değil miydi ki “Bir an-ı seyyale yeterliydi.” Mesele bit­mişti bizim için.

İnsan suretinde yaratıldı, insana layık doğum ve vefatı gerçekleşti. Kulağına ezanı okundu ismi verildi, cenaze namazı kılındı ve “Melekler Kab­ristanı” olan ve sadece cennet bebeklerinin yanı­na kıymetlice defnedildi. Minicik tabutunu abisi taşırken, babasına da gerçekten çok zor olan bir peygamber sünneti nasip olmuştu. Hissettiği sı­cacık tenini toprağa gözyaşları içerisinde bırakır­ken “kalp hüzünlenir, göz yaşarır ama Allah’a is­yan etmeyiz” hakikatini hakkalyakin hissetti.

“Evet şu güzeran-ı hayat bir uykudur, bir rüya gibi geçti, Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgar gibi uçar gider” hakikatini zerrelerimizde hissettik.

Şimdi mi? Şimdi ise hiç koklayamadığım cen­net yavrumun kokusunu çok özlüyor, hasretle ona kavuşacağımız güne hazırlanıyoruz. Arada rüyamda veriyorlar, sev diye, alıyorum seviyorum, tam emzireceğim sırada uyanıyorum. Birkaç gün orada kalsam da geçiyor acısı ve yine özlüyorum ve sık sık kendimi “Melekler Kabristanı”nda bulu­yorum. Orası Cennet bahçesi, nasıl bir huzur var orada anlatamam. Oğlumun kabrinin başında okurken, arkadaşları do­luşuyor etrafıma. Abdullah Me­sud’un annesi gelmiş diyorlar. Bilmiyorum ama öyle hisse­diyorum. Hepsi çok keyifli ve hepsi çok neşeli oynaşıyorlar ve de her gittiğimde oğlu­mun arkadaşlarını çoğalmış görüyorum .

Sonra mı? Sonra yine dö­nüyorum evime kalbimin bir parçasını bırakarak ve doyamayarak.

Çocuk Taziyenamesi al­dık, poşetleyip bütün mezar­ların üzerine bıraktık. Biliyo­rum oraya gelen anne ve babalar ne hisseder, nasıl teselli olurlar. Biliyorum hasreti bitmeyecek yavrula­rının ama, iman nurundan gelen hakikatlerle müte­selli olmalarını çok arzu ediyorum.

Hülasa; Ölüm öldürülmüyor, kabir kapısı ka­panmıyor, yüzde doksan dokuz ahbabın gittiği âleme gitmeye iştiyak duyup, merdane ölümün yüzüne bakabilmeyi Rabb-i rahimimden cümle­miz için niyaz ediyorum.

Medar-ı ibret bir tefekkür: Geçen yaz Kudüs El-Halil kentindeki Hz. İbrahim ve Hz. Sare vali­demize yaptığımız ziyaretten sonra bebeğimizin müjdesini almıştık. Zaman gösterdi ki; meğer bu yavru bizden önce onlara kavuşacakmış.

Yazar: Halide Keçeli

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir