Evlâda şefkat, ana rahminde başlar

“Başımızda bir sağlık endişesi var: Beş aylık hâmileyim. Geçen hafta öğrendik ki, bebeğin aklen ve fizi­ken normal sağlık sınırlarının dışında olma riski (down send­romu veya mongol hastalığı-Allah korusun) söz konusu imiş. Şu an me­sele tetkik safhasında. Allah’ın izni ile her şey sağlıklı olur diye duâ ediyoruz. Ve hepinizden duâya ihtiyacımız var. Allah korusun; tahlil/araş­tırma neticeleri olumsuz çıkarsa, bu durumda buradaki doktorlar bize gebeliği sonlandırmaya (bebeği almaya) karar vermemizi istiyorlar. Bebek hemen hemen beşinci ayını doldurmuş olacak. Biz de karşılaşabileceğimiz bu duruma karşı işin fetvâ yönünü öğrenmek istiyoruz. Mâlûm; bura­daki doktorlar Müslüman değil. Hâdiseye İslâmî açıdan bakmazlar. Bize bu konuda yardımcı olur­sanız seviniriz.”

1- İnsanın yaratılışı tamamen beşer kudreti­nin dışında; tamamen Hâlık-ı Kerîm’in hilkatiyle ve Fâtır-ı Kadîr’in kudretiyle ve takdiriyle ilgili bir alandır. Cenâb-ı Hakkın takdir bu­yurduğu çocuk, takdir ettiği şekil ve biçimde ana rahmine bir çekirdek olarak düşer. Burada beslenir, gelişir, âzâsı teşekkül eder, kendi­sine ruh verilir; yani burada halk edilir. Bütün bu süreçlere bizim beşer olarak hiçbir müdâhalemiz yoktur. Her süreçte ta­mamen Allah’ın meşîeti ve dilemesi esastır ve Allah’ın emri hâkimdir. Kur’ân bu hakîkati, “Anne­lerinizin rahimlerinde sizi dilediği gibi şekillendiren O’dur.”1 âyetiyle bildirir.

2- Çocukların doğuştan getirebilecekleri özür­lerin temelinde yatan sebeplerle ilgili önceden bir dizi tedbir almak ve anne babaya bir dizi uyarılar yapmakta bir sakınca yoktur şüphesiz. Meselâ, yakın akraba evlilikleri yapılmaması, kötü alış­kanlıkların sür’atle terk edilmesi, bilhassa anne­nin hâmilelik döneminde bebeğine olumsuz etki yapacak her türlü madde alımını kesmesi, hayırlı bir evlât vermesi için Allah’a duâsını eksik etme­mesi, anne ve baba arasındaki kan uyuşmazlık­ larının ve varsa sâir olumsuz bulguların önceden tetkik edilerek gerekli tedbirlerin zamanında alın­ması…vs. bunların birkaçı ve başlıcaları. Bunlar fıtrî emirlerdir; bunlara muhakkak uyulmalıdır. Çünkü fıtrî emirlere uymak bilhassa çocuk sağlı­ğını olumlu etkileyecektir. Anne ve baba, titizliğini bu nokta üzerinde yoğunlaştırmalıdır. Bu, meşrû­dur ve câizdir.

3- Bununla berâber; sebepleri çok fazla abar­tıp, Allah’ın kudretinden, emrinden, irâdesinden ve rahmetinden umudunu kesmek doğru bir dav­ranış değildir; tevhid inancıyla bağdaşmaz. Bil­hassa dünyaya gelmek üzere olan çocuk hakkında sebepler ne söylerlerse söylesinler; Allah’ın rah­metinden umudumuzu yitirmeyelim. Gelen çocuk için hayırlısını isteyelim ve hayırlı bir tarzda gel­mesi için duâ edelim. Allah hayırlı evlâtlar versin.

4- Ana rahminde yumurta aşılandıktan sonra konumuzla ilgili olarak iki ana evre vardır:

1. a) Ruh verilmeden ve kolu-bacağı, kafası ve sâir vücut âzâları belirmeden önceki ilk evre. Bu evre genellikle en fazla ilk yüz yirmi güne kadar sürer. Bu evrede cenin her geçen gün hızla geliş­mekte, her geçen gün yeni yeni teşekküllere ka­vuşmaktadır.

Meşrû ve mücbir mazeretin olması halinde, bu ilk evrede aşılanmış yumurtanın alınmasını âlim­ler mümkün ve câiz görmektedir. Meselâ; kadın hasta ve hamilelik durumu hastalığını artıracak ise; veya anne emzikli olup hamilelikten dolayı sütünü elindeki çocuğundan kesmek zorunda kal­dığında babanın çocuğuna bakamayacak ölçüde fakir olması halinde; ya da çevre aşırı derecede bozuk olup, doğacak çocuğun fitne ve fesat or­tamında büyümesinden korkuluyorsa ilk kırk gün içinde ceninin alınmasını câiz görenler vardır.

Hanefî ulemâsından Cevâhir el-Ahlatî, İbn-i Âbidîn ve Al-Nehr ile Şafîi ulemâsından Ebû İshak el- Merzedî ve Remlî, cenin henüz nutfe veya kan pıhtısı halindeyken mazeret olmasa da alınabi­leceğine fetvâ vermişlerse de; Hâniyye ve Zehîre gibi Hanefî fıkıh kitapları bu görüşleri eleştirmiş­ler; hacda ihramlı bir kimsenin av hayvanının yu­murtasını kırmakla “cinâyet” işlemiş kabul edildi­ğinden hareketle, aşılanmış kadın yumurtasının meşru mazeret olmaksızın düşürülerek imhâ edilmesinin helâl ve câiz olmayacağını beyan et­mişlerdir.

1. b) Ruh verildikten ve vücut âzâları teşekkül ettikten sonraki evre. Bu evre yaklaşık yüz yir­mi günden sonraki evredir. (Buradaki “yüz yirmi gün” rakamı, genel ve yaklaşık olarak verilen bir rakamdır. Kimi ceninler daha önce de vücut âzâla­rı tanınacak derecede teşekkül safhasına girebil­mektedirler. ) Ana rahmine düşmüş ve kolu-baca­ğı-kafası şekillenmiş bir bebeğin, ültrasonla, çok daha net gösteren başka cihazlarla veya testlerle ne kadar özürlü, sakat ya da kalıtsal hastalıklı ol­duğu tespit edilmiş olursa olsun; aldırmak cinâyet olur; câiz değildir.

5- Demek, rûhu bulunan ve canlı olan beş ay­lık bir cenin için artık hangi sebep ve sonuç ortaya çıkmış olursa olsun; aldırma ve imhâ etme yolu dînen kapanmıştır. Çünkü o artık bir beşer olarak Allah’ın kuludur. O’na hayat veren de, rızk veren de, ölüm takdir edecek olan da Cenâb-ı Allah’tır. Üstad Bedîüzzaman’ın ifâdesiyle, yaratılacak ço­cukta binde dokuz yüz doksan dokuz hisse sahibi Hâlık-ı Rahîm’dir.2

6- Çocuğun gelişim bozukluğu içinde olduğu varsayımını güçlendirebilecek bulguların, ceni­ni almak için yeterli ve zorunlu bir sebep olduğu yolunda evhamları tahrik etmeye kanaatimizce gerek yoktur. Bizim tavsiyemiz: Anne ve babala­rın gerekli tüm sıhhî, tıbbî ve sosyal tedbirleri ön­ceden almaları ve hâmilelik döneminde bebekte olumsuz iz ve etki bırakacak davranışlardan uzak bulunmalarıdır. Çocukta down sendromu, mongol veya başka bir kalıtsal rahatsızlığın bulunmadı­ğı yolunda az da olsa bir ihtimal varken, Allah’ın takdirine güvenmeyip cenini telef etmek sorum­luluktan uzak değildir.

Allah sizlere de, tüm ehl-i îmâna da hem dün­ya, hem âhiret açısından hayırlı evlâtlar versin. Âmîn.

Demek, her ne problem olursa olsun, yüz yirmi günden sonra ceninin alınması câiz değildir. Ana rahminde henüz yeni teşekkül etmiş bir çekirde­ğin ise alınması veya düşürülmesi için, mücbir bir mazeret arayanlar çoğunluktadır. Aksi takdirde bunun da câiz olmayacağı söylenmektedir. İmam-ı Gazâlî, İbn-i Hacer, Al-Bahr gibi ulemâ ile birlikte, Hanefî mezhebinde de tercih edilen görüş budur.

Dipnotlar:

1. Âl-i İmrân Sûresi, 3/6;

2. Bedîüzzaman Said Nursî/ Mektûbât

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir