“Gebelik gibi gebeliğin son bulması da Allah’ın plânı dahilinde gerçekleşir.”

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Ayşe Duman ile gebelikteki bebek kayıpları üzerine bir sohbet gerçekleştirdik.

Bir Kadın Doğum Uzmanı ve tıbba bütüncül yaklaşan bir hekim olarak anne karnında, doğumda veya do­ğumun hemen akabinde vefat eden bebekler ve annenin ruh hali üzerine neler söyleyebilirsiniz?

Kadın doğumun en güzel yanla­rından biri, çoğunlukla mutlu sonlara, doğuma şahitlik etmektir. Bir annenin kucağına bebeğini veriyorsunuz. Ama dediğiniz gibi üzüldüğümüz bazı olaylar da oluyor. Bunlardan da en çoğu anne karnında, doğumda veya doğumdan hemen sonra vefat eden bebekler. Evet üzücü ama hayatın da bir gerçeği. Onun için hayatın gerçeklerine ne kadar hazır­lıklı olursak, hayat kadar ölüme de aşina olursak, bu süreç daha kolay atlatılıyor diye düşünüyorum. Hayatın gerçeklerinden uzak yaşamak, beklentilerimizi hep istediğimiz şey olacakmışçasına yoğunlaştırmak, olmadığında ciddi hayâl kırıklıklarına sebep oluyor. Böyle olun­ca da süreci yönetmekte çok zorlanıyoruz. Hele ki hamile veya doğumdan sonra bu süreci yaşayan anneler için çok daha zor oluyor. Neden? Hamile­lik, doğum, loğusalık gerçekten kadın bedeninde, zihninde, ruhunda çok ciddi değişimlere yol açıyor. Kadın çok daha kırılgan, hassas ve bebeğine karşı çok daha sahiplenici oluyor. Bu ruh halindeyken bir de kayıplar olunca çok daha büyük çöküntüler yaşanıyor.

Hele de yanında onu gerçekten teselli, tes­kin edecek kişiler yok ise.

Desteklemeyi veya teselli etmeyi bırakın, ba­zen suçlayıcı tavırlar bile olabiliyor. Diyelim ki be­bek anne karnında öldü veya düşük oldu. “Sen ağır kaldırdın, hızlı hareket ettin, dikkat etmedin” gibi suçlayıcı söylemler, anneyi çok daha kötü bir ruh haline sokuyor. Hemen yeri gelmişken söyleyelim. Hopladı, zıpladı, ip atladı, ağır kaldırdı gibi sebep­lerle bebek düşmez. “Dikkat etmedi” çok anlam­sız bir cümle gerçekten. Çünkü bizim dikkat edip, etmemizle hayat devam etmiyor. Cenab-ı Hakkın “Ol” emri olmadan bir hayat meydana gelmiyor. Biz ne kadar dikkat edersek edelim, yaşayacaksa yaşıyor, yaşamayacaksa yaşamıyor. Çünkü bu ta­mamen O’nun tasarrufunda.

Çocuğun anne karnında oluşması için, anne ve babanın gerçekten hiçbir müdahalesi yok. Bunu bir kere çok net anlamak lazım. Sonra şunu da fark etmek lazım. Çoğu anne, çok rahat bir şe­kilde “Anne oldum, bebek sahibi oldum” gibi söylemlerde bulunuyor. Biz ne kadar onun sahi­biyiz? Aslında bebek, çocuk, evlat bize verilmiş bir emanettir. Ve O izin verdiği için, bize geliyor. “Biz onun sahibi değiliz, onu biz yapmadık, onu biz yaratmadık ya da ben dikkat ettim, çok doğru davrandım, onun için sağlıklı bir bebeğim oldu.” gibi egomuzu, nefsimizi, benliğimizi ortaya çıka­ran söylemler, bizim imtihanımız oluyor.

Her şey Cenab-ı Hakkın izniyle oluyor

Başımıza gelen elim olaylarda, üzülmemek mümkün değil. Ama üzülmenin de dereceleri var. Süreci yönetmenin, yöntemleri var. Biz ne kadar kulluk şuurunda olursak, gelenin Cenab-ı Haktan geldiğini bilirsek, O’nun emaneti olduğu bilinciy­le hareket edersek, süreci, üzüntümüzü o kadar rahat ve doğru şekilde yönetebiliriz. Yoksa tabi ki üzüleceğiz ama suçlayıcı olmadan. Her şey Ce­nab- ı Hakkın izniyle oluyor. Bunu çok iyi düşün­mek, analiz ve tefekkür etmek lazım. Bu gerçeğe teslim olursak, hem hamilelikte, hem loğusalık­ta, hem doğum sürecinde, doğruları bulur yapa­rız. Çünkü insan teslim olan bir ruhla, gevşemiş bir bedenle, aklıselim düşünebiliyor. Ama korku­lar, kaygılar, suçlamalar, ne yapacağım telaşıy­la, doğru davranışı da unutuyor beden. Özellikle doğumda bunu çokça yaşıyoruz. Çoğu anne “Ben yapamam bunu” diyor. Ama bu bilgi onda zaten var. “Ya bebeğime zarar verirsem, benim yanlış bir davranışımdan doğumda zarar görürse, be­beğim ölürse” diyor. Bu kaygılar bile başlı başına bebeğe zarar veren birtakım enerjiler oluşturuyor. Onun için teslimiyet ruhunu, bilincini, neyin be­nim elimde olduğu, neyin olmadığı, neye, ne ka­dar müdahale edebileceğimi çok iyi anlamam, bu bilinci olgunlaştırmam lazım.

Doğumda, anne karnında ya da akabinde olan bebek ölümleri ne sıklıkta gerçekleşiyor?

Nadir yaşanan hadiseler bunlar. Bir anneyi endişelendirecek, korkutacak kadar çok olmuyor. Ama sonuçta şöyle bir şey var. Günümüz anneleri, daha doğrusu günümüz insanı çok garantici git­mek istiyor. Mesela doğumla ilgili bir risk olmasa dahi “Normal doğumda bebeğimin başına bir şey gelme ihtimali yüzde kaçtır?” diye hesaplara gi­rilmesi çok ciddi bir sıkıntı oluşturuyor. Yine aynı konuya geliyoruz ama biz elimizden geleni yapa­cağız ve sonucu Allah’a bırakacağız. İstatistiklerle bir şeyi yönetmek bana çok anlamlı gelmiyor. Ne­ den? İstatistiğe göre bedenin bir hazırlık yapma­sı, sadece bir gerginlik oluşturuyor. Hiçbir işimize yaramıyor. Bize düşen sadece doğruları yapmak. Doğruları yapabilmek için de kulluk şuurunu, bi­lincini hayatımıza oturtmak gerek. Eskiye oran­la, hele de günümüz Türkiye’sinde anne, bebek ölümleri ciddi oranda azalmış durumda. Zaten çoğu önceden tespit edip, müdahale edebildiği­miz hadiseler oluyor. Bizim inancımıza göre şunu biliyoruz ve inanıyoruz ki, vefat etmiş bir bebek aslında anneye şefaatçi oluyor. O çocuğun belki de bu hayatta çok fazla sıkıntıları, çok büyük im­tihanları olacaktı bilemiyoruz ki. O an, nefsimize ağır gelen duygulardan dolayı belki de çok fazla üzülüyoruz. Ama imanî bir gerçekle baktığımızda görüyoruz ki, vefat eden çocuk bizim şefaatçimiz olacak, cennetimize vesile olacak inşallah. İnanıl­maz güzel bir nimet bu.

Anne karnında vefat eden bebeklerin çoğu­nun bedenî, zihnî noktada bir eksiği olduğu için hayatını sürdüremediğini bilgisi ne kadar doğ­ru?

Evet özellikle ilk üç aylık gebelik kayıplarında bunu söyleyebiliriz. Çünkü ilk üç aylık gebeliklerde kromozomal anomalilere göre genetik problem­lere bağlı kayıplar olabiliyor. Aslında bu Cenab-ı Hakkın bir lutfu. Cenab-ı Hakkın koyduğu kanun­lar çerçevesinde, eğer gebelikte bir problem varsa, vefatla sonuçlansın gibi bir programı var. Her şey olduğu gibi bu da onun plânıyla oluyor. Tıbbî açı­dan bunu izah etmeye kalktığımızda, şunu söy­leyebiliriz ki, ilk üç aylık gebelik kayıpların sebebi, bebeğe ait bir problem olmasıdır.

Konuşmamız boyunca, anne-babalara be­bek kayıplarına nasıl bakmaları gerektiği nok­tasında uyarılarda bulundunuz. Peki böyle bir tablo karşısında anneanne, babaanne, teyze ve hala gibi yakınlara ne tavsiye edersiniz?

Bir kere kesinlikle suçlayıcı cümle kullanma­sınlar. Maalesef insanlarımız bunu çokça yapıyor. O kadar çok şeyi buna bağlıyorlar ki, tahmin ede­mezsiniz. Diyelim ki annenin bir yanlışı oldu ve buna bağlı bir ölüm yaşandı. Bunda bile suçlayıcı konuşmamak lazım. Çünkü hiç kimse isteyerek bebeğine kaybına yol açacak bir harekette bulun­maz. Yapmışsa bile bilinçsizliğinden, cahilliğinden yapmıştır. Onun için lütfen özellikle büyükler, bu tür sıkıntıları olan kızlarına, gelinlerine, yakınları­na suçlayıcı cümleler kullanmasınlar. Bunun öte­sinde anne de kendisini suçlayıcı bir ruh hali içinde olmasın. Bir sonra gelecek gebelikler ile ilgili kötü senaryolar yazmasınlar. O kayıp yaşanırken zaten annenin ruh hali çok kırılgan ve alıngan oluyor. Tam o sürede, bir sonrakiyle ilgili gelecek kaygısı oluşturacak cümleler sarf etmesinler. O anı sağ­lam bir şekilde kurtarmaya çalışmak gerekiyor. Herhangi bir şok yaşamamak için, annenin de ba­banın da hayata karşı gerçekten hazırlıklı olmaları gerek. Çünkü şok hazırlıksız yakalandığımız an­larda yaşanıyor. Mesela ben meslek hayatım bo­yunca çok şahit oldum. Dört veya beş haftalık bir gebeliğin, devam etmediğini söylediğimde, anne öyle bir feryat ediyor, ağlıyor, çöküyor ki, zanne­dersiniz çocuğunu şehit haberi geldi. Gerçekten üzüntüyü de dengeli yaşamak lazım. Bir de kadın bedeninde o kadar çok bilmediğimiz gebelik ka­yıpları oluyor ki. Hiç bilmediğimiz bir sürü şey be­dende olurken, iki tane şey bildiğimizde ve bunu yönetemediğimizde feryat etmemek lazım.

Allah herkese evladını sağlıkla kucağına al­mayı nasip etsin diyelim ve son cümlelerinizi alalım Ayşe Hanım.

Ben sizlere teşekkür etmek istiyorum. Çünkü her fırsatta söylemek istediğim şeyleri, sizin va­sıtanızla birçok kadına, anne adayına veya çevre­sindekilere söyleme fırsatı bulmuş oldum. Kulluk bilinci ve şuuru çok önemli. Bunun için de ölümün hayatın en önemli gerçeği olduğunu sık sık hatır­lamalıyız. Yoksa yaşadığımız üzücü süreçleri doğ­ru yönetemeyebiliyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir