İmam-ı Rabbani (1563-1624)

“Madem öyledir; itminan için istersen, biz de Kur’ân’ın feyzine istinaden diyoruz: İsm-i Nur çok müşkülatımızı halletmiş; inşallah bunu da halleder. Akla vazıh kalbe nuranî olacak temsil yolunu ihtiyâr ile İmam-ı Rabbani gibi deriz: “Ben ne geceyim, ne geceye kulluk yaparım • Ben bir hakikat güneşinin hizmetkârıyım ki, ondan size haber getiriyorum.”1

On altıcı yüzyılda Hindistan’da inanç ve fikir a­kımları açısından oldukça karışık bir durum karşı­mıza çıkmaktadır. Hakim devlet gücünün de ol­mamasına paralel olarak buradaki Müslümanlar, Hıristiyanlar, Yahudiler, Zerdüştler, Sabiiler, Ce­tiler, Sieralar, Çavakalar, Brahmanlar kendilerine bağlı inanç sahiplerini muhafaza için gayret gös­teriyorlardı. Bu bölgede hakimiyetini tesis edip güçlendirmeye çalışan Babür Devletinin hüküm­darı Ekber Şah, İslâmî gelişmeyi sekteye uğrat­mak için her yola başvurmaktadır. Müslümanla­ra toplu ibadet yapma, İslâmî isim koyma yasağı­nı getirerek özellikle Peygamber Efendimizi (asm) çağrıştıran Ahmed, Muhammed isimlerinin veril­mesini yasakladı. Devlet dairelerine heykellerini astırdı. Yapılan baskı ve zulümler neticesinde Hin­distan, Müslümanlar için âdeta bir zindan halini almıştı. İşte İmam-ı Rabbani böyle karışık bir or­tamda dünyaya geldi.

Asıl adı Ahmed olan imam-ı Rabbani Hazretle­rinin soyu Hazret-i Ömer’e dayandığından Farukî, memleketinden dolayı da Sihrindî lakaplarıyla ta­nınır. Ahmed, 971’de (1563) Hindistan’ın Serhend kasabasında doğdu. Bir din alimi olan babası Ab­dülehad, oğlunu daha küçük yaşından itibaren İs­lâmî terbiye ile büyüttü. Kur’ân-ı Kerim’i ona hıf­zettirdi. Diğer yandan sarf ve nahiv ilmini öğre­terek Kur’ân’ı anlamasını sağlamaya çaba göster­di. On yedi yaşında tahsilini tamamlayarak irşada başlayan Ahmed, babasının vefatından sonra hac farizasını yerine getirmek maksadıyla gittiği kut­sal beldelerde, yol boyunca ilim erbabı kimseler­le irtibata geçerek özellikle hadis konusunda çok kapsamlı bilgilerle memleketine döndü. 63 yaşın­da (1624) Serhend’de Hakkın rahmetine kavuştu.

İman hizmeti

İmam-ı Rabbani Hazretleri, iman hakikatlerin­den bir meselenin inkişaf etmesini binlerle zev­ke, keramete tercih etmiştir. Kendisinden kera­met bekleyenlere verdiği cevabın devamında; bü­tün tarikatların nihai hedeflerinin, iman hakikat­ lerinin inkişafı ile vuzuha kavuştur­mak olduğunu belirtmiştir. Bundan dolayıdır ki, Nakşîliği iman hakikat­lerine sağlam bir şekilde ve dinin farz­larına bağlanma temellerine oturtmuştur.

İmam-ı Rabbani Hazretlerinin yaşadığı dönemde zararlı düşünce ve fikirler tarikat yoluy­la verildiğinden, onun mücahedesi de bu yolla ol­muştur. Talebeleri ile beraber tesis ettiği Müced­didiye tarikatıyla hem örnek teşkil etmiş, hem de tarikatların bulaşmış oldukları zararlı akımlardan arındırmaya çaba sarf etmiştir. İrşad vazifesine başlamadan evvel hem fen, hem de din ilimleri­ni tahsil ederek bilgisini ikmal etmiş ve ömrü bo­yunca tekke ve medrese ehlini birleştirmeye çalış­mıştır. İslâmiyet’e yönelik hücumlar felsefe ve a­kılcılık yoluyla geldiğinden, kalp ve ruh yaralarını tedavi ederek nefsî vehimlerden kurtarmaya ça­lışmıştır. İmam, dönemin hastalıklarının sebebini üç başlık altında toplar. Bunlar; idarecilerin dinden uzaklaşması, bilginlerin menfaat ve korku sebe­biyle Kur’ân ve sünnetten ayrılmaları ve tasavvuf ehlinin tarikatı şeriattan ayırmalar, olarak sıralar.

Hayat tarzı ve hizmet şekliyle herkesin mu­habbetini celp ettiğinden “İmam-ı Rabbani” o­larak anılmaya başlanır. Tarikatı, hakikatin ta­hakkukuna vasıta yapmak suretiyle gerçek kim­liğine büründürmüştür. Bütün ilim ve iman feyzi­ni Kur’ân’dan alan Ahmed’in hizmet tarzı büyük bir yankı bulmuş ve birçok tarikat büyüğünün mü­ritlerini eğitmek üzere kendisine göndermelerine sebep olmuştur.

Müsbet hareketi

Kendine yapılan eziyet ve zulümlere rağmen İ­mam-ı Rabbani, babasına başkaldırarak isyan e­den Şah Cihan’ı bu yanlış hareketinden vazgeçi­rerek baba-oğlu barıştırmış, saltanat kavgasının son bulmasına vesile olmuştur. Öte yandan ha­piste bulunduğu sırada, şaha başkaldırıp kendi­sini kurtarma tekliflerine izin vermemiş, dahilde vuku bulacak bir çarpışmada birçok masumun za­rar görebileceğine dikkat çekerek müsaade etme­miştir.

İmam-ı Rabbani ve Bediüzzaman

Kendisinden sonraki dönem hakkın­da gaybî işaretlerde bulunan büyük müceddid­lerden bir tanesi de İmam-ı Rabbanî Hazretleri­dir. Bediüzzaman, İmamın Mektubat’ını okudu­ğunda “Mirza Bediüzzaman’a Mektup” ifadesiy­le karşılaşınca çok hayret etmiştir. Bu mektup­ta Üstada ısrarla “Tevhid-i kıble et!” tavsiyesinde bulunur. Üstad, bu hitaptan sonra Cenab-ı Hak­kın inayetiyle bütün tarikatların başı ve menbaı olan Kur’ân-ı Azimüşşana yönelerek tavsiyeyi ye­rine getirir.

Bediüzzaman Hazretleri, İmam-ı Rabbanî’yi hem şahsiyet, hem vazife bakımından büyük hiz­metlere vesile olup harika halleri ve çok önemli ir­şatlarından dolayı, “Ümmetimin âlimleri, İsrailo­ğullarının peygamberleri gibidir” hadisine mâsa­dak olan şahsiyetler arasında sayar. Bir başka ifa­desinde, “Eğer İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî bugün Hindistan’da hayattadır diye ziyaretine bir davet vuku bulsa, bütün zahmetlere ve tehlikele­re katlanarak ziyaretine gideceğini” belirtir. Eser­lerinin muhtelif yerlerinde onu “müceddidi-i elf-i sani” olarak tavsif eder.

Dipnot: 1. Bediüzzaman Said Nursî/ Sözler

Kaynak: Yeni Asya Neşriyat/ Portreler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir