“Aile bağlarımızı hatırlatacak dizilere ihtiyaç var!”

Yaptığı çalışmalar ve çıkardığı kitaplarla mühim konulara değinen, bir toplum bilimci aynı zaman Psikolog olan Serap Duygulu ile ‘Dizi ve reklamların verdiği menfi mesajlar ve etkileri’ üzerine bir sohbet gerçekleştirdik…

Toplumumuz üzerindeki etkilerini düşündüğümüzde, günümüz dizilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Geçmiş yıllara baktığımızda daha çok aile birliği, ülkemi­ze özgü birtakım kültürel, geleneksel ve toplumsal değerleri taşıyan diziler olduğunu görüyoruz. Bunlar hakikaten aile bir­liği açısından da önemliydi. Bu diziler, özellikle yetiştirdiğimiz gençlere ve çocuklara yönelik, bütün bir ailenin birlikte izleye­bileceği, örnek olması açısından güzel bir çizgisi olan yapımlar­dı. Diziler artık ticarî bir sektör biliyorsunuz ki. Ne yapımcılarını, ne de bu alanda yer alan bireyleri kınayamayız elbette. Ticarî bir faaliyet olduğu için elbette ki kâr amacı güdecekler, bunda problem yok. Ancak burada dizilerin işlevini tartışmak gerekir. Oyuncular, kurumlar, kanallar ya da yapımcılar, yaptıkları işin topluma nasıl yansıdığını da göz önünde bulundurmak zo­rundalar. Çünkü aynı toplum içinde yaşıyoruz. Toplumsal olarak yaşanan bir yozlaşma, hem birey olarak, hem de bu toplumu oluşturan kurumlar olarak, hepimizi çok etkiliyor. Son yıllarda dizilerin menfi etkileri üzerin­de odaklanmış durumdayız. Güzel çalışmalar yok mu? Elbette ki var. Ancak psikolojik bir faktör var bunu göz önünde bulundurmak lazım. Özellikle sosyal paylaşım platformların­da yapılan araştırmalar gösteriyor ki, negatif yani menfi bir bilginin, yalan da olsa, pozitif yani olumlu bir bilgiden, altı kat daha fazla hızla ya­yılıyor ve kalıcı oluyor. Dolayısıyla bizim müsbet olaylara odaklanmamız ve bunları ön plâna çıkar­mamız gerekiyor. İnsan yapısına baktığımızda da, doğuştan birtakım özelliklerle geliyoruz. Reflek­sif dediğimiz yani dürtüsel ve tamamen hayatta kalmaya odaklı, bireyin zaten doğuştan getirdiği ve hayata tutunmasını sağlayan özellikler var. Ama toplumsal özellikleri, ismi üstünde, toplum içinde yaşayarak, sosyal bir varlık olarak, hayatta yer edinerek kazanıyoruz. İşte bu toplumsallaşma sürecinde, birey toplumdan ne tür bilgiler alıyorsa onu yansıtıyor.

Dizilerde doğrudan aile kavramını hedef alan menfi görüntüler var!

Bunu dizilere bağladığımızda ise, dizilerde bi­zim ahlâkî değerlerimize ters düşen mesajlar ve­rildiğini görüyoruz. Bir başka ülke için doğal, nor­mal karşılanan bir olayın, bizim ülkemizde doğal karşılanmamasını göz önünde bulundurmamız lazım. Biz birbirine bağlı hatta bağımlı bir toplu­muz. Bugün 20 yaşına, 30 yaşına gelmiş çocuk­larımızı, tek başlarına bırakmayıp, aynı aile içeri­sinde kalmalarını sağlıyoruz. Her durumda onlarla sırt sırta veriyoruz. Şimdi böyle bir toplum yapısı içerisinde ortaya çıkan dizilerde doğrudan aile kavramını hedef alan son derece menfi görüntüler var. Bizde aile, akrabalık hatta mahalle, komşuluk ilişkileri önemlidir. Ne mutlu ki Anadolu’da hâlâ bu değerlerin devam ettiğini görüyoruz. Ama bü­yük şehirlerde elbette ki hayata tutunmak, kendi­ni var edebilmek adına, çok zorlu şartlarla müca­dele edebiliyor bireyler. Bunu da biliyoruz. Ancak ailece bir arada olduğumuz, ekrana kilitlendiği o zamana göre hazırlanmış bu yapımlarda, ne ya­zık ki, doğrudan aile ilişkilerini dinamitleyen, son derece menfi, hem fiziksel, hem psikolojik, hem de cinsel şiddet içeren birtakım diziler görüyoruz. Bu dizilerin tehlikeli tarafı şu; biz yetişkinler ola­rak bunun doğrusunu yanlışını biliriz elbette ama, çocuklar doğuştan getirilmiş bir özellikle bunu al­gılamadığı için, demin söylediğim gibi, bunu top­lumdan öğreneceği için, gördüğü görüntüler ve tanık olduğu olaylar -psikolojide -maruz bırakılma etkisi- dediğimiz olay nedeniyle bir süre sonra do­ğal karşılanıyor. Çocuk gördüğü görüntüyü, sanki bütün toplumun değeriymiş gibi algılıyor ve orada birbirini öldüren, saldıran ya da birbirine, aile de­ğerlerinin dışında, farklı bir gözle bakan insanları gördüğünde, doğal karşılamaya başlıyor. Bizim de korktuğumuz şey budur. Normal olmaması gere­ken bir şey eğer normal karşılanmaya başlıyorsa, ne yazık ki bunu konuşarak anlatamayız çocukla­ra. Çünkü özellikle bilişsel süreçler dediğimiz 13-15 yaşa kadar çocukların algısına, bunlar yerleştiğin­de, bir süre sonra bunu değiştirmek, neredeyse imkansız hale geliyor. O nedenle hem her dizi, hem film, hem de yayınlanan reklamlar için olma­sı gereken şey, mutlaka bir uzman görüşü alına­rak hazırlanması gerektiğidir. Ben çok arzu ederim ki sizin vesilenizle sesimiz ilgili yerlere ulaşsın ve bu tarz diziler hazırlanırken özellikle çocuklarımızı ve gençlerimizi menfi yönde etkileyen hangi fak­törler var ve bunlar nasıl yok edilebiliri konuşup ona göre hazırlayalım.

Menfi görüntülere hazırlıksız yakalanıyoruz!

Her şeyi göz önünde bulundurup, kontrol et­mek, sanki sansürcü bir yaklaşım olarak görüle­bilir. Ama eğer bahsettiğimiz, bizim kültürel ve ahlâkî değerlerimizse burada çok dikkatli olmak zorundayız. Şöyle bir savunma var; ‘kumandası elinizde, istemediğinizi kapatabilirsiniz.’ Tamam, çok doğru. Ama ben açtığım herhangi bir kanal­da, günün hiç olmadık bir zamanında, sabahın onunda diyelim, çocuğumla kahvaltımı yapıyo­rum. Akşam yayınlanacak, benim izlemeyi tercih etmeyeceğim bir dizinin, en kanlı, en şiddet içeren reklamları birden karşıma çıkıyor, izlemek zorun­da kalıyorum. Yanımda çocuğum varken buna o kadar hazırlıksız yakalanıyorum ki. Böyle bir hak­kı var mı insanların? Dolayısıyla bizim öncelikle buna tepki göstermemiz lazım. Ben eğer seçiyor ve izliyorsam tamam. Bu bir yetişkin olarak benim seçimimdir. Ama hiç böyle bir seçimim yokken, bu görüntülere maruz kalıyorsam, bir süre sonra du­yarsızlaşma başlıyorum. İşte tehlikeli kısım bu. Bu bilgiler, o uyaranlar gelmeye devam ettikçe, doğal olarak insan beyni buna tepki vermemeye başlı­yor. Çünkü başka türlü savunamazsınız kendinizi.

Bu konuda kimlere iş düşüyor?

Birtakım sivil platformlar harekete geçip, bir­leşip ses çıkarmaya çalışıyorlar. Fakat bunda da olması gereken, devlet kurumlarının bu işin içine girmesi ve desteklemesi. Belirli yasa koyucu ku­rumlar ya da yetkililer var. Ellerinden geleni ya­pıyorlar. Onların da her şeyden haberdar olmaları elbette ki mümkün değil. Ancak topyekun sivil ve resmi kurumlar, biz vatandaşlar ve uzmanlar ola­rak bir platformda olmak zorundayız. Ama şimdi, tıpkı sizin gibi, bununla ilgili yayınlar yapılması lazım. Bu konu üzerinde farkındalığın artırılması ve de insanların ‘biz bunu, izlemek istemiyoruz’ şeklinde tepki koyması lazım. Artık sosyal medya vasıtasıyla her yerden, herkese sesimizi duyur­mak mümkün. Bir sivil güç oluşturuyorsunuz, ilgili yerler bundan haberdar olduğunda, bununla ilgi­li yaptırımlara geçiyorlar. Şimdi özellikle Twitter gibi mecralarda birçok kişiye ulaşabiliyorsunuz. Sesiniz devletin ilgili, yetkili kurumlarına, bakan­lara, devlet yetkililerine kadar gidiyor. Dolayısıyla kimsenin, ‘birileri bizim adımıza bir şeyler yapsın’ deme hakkı yok. Bireysel olarak sesimizi, bir anne olarak, bir kadın olarak, bir ağabey, bir kardeş olarak duyurmalıyız. Kendimizi ve yetiştirdiğimiz çocukları koruma refleksimizi, her ortamda sağ­lamak zorundayız. Ben özellikle sosyal medyada bunu duyurmaya çalışıyorum. Benim gibi pek çok uzman arkadaşım da bunu yapmaya çalışıyor. Ama ne güzel ki, sizin gibi yayın yapan, birtakım yayın kuruluşları da, bu işe el attığında, güzel bir enerji oluşturup, sesimizi daha gür, daha büyük ve güçlü yerlere ulaştırmamız mümkün olacaktır. Umuyorum ki, bu adımlar bu suya atılan taş gibi dalga dalga yayılsın. Ve artık bu istemediğimiz, olmaması gereken görüntülere daha fazla maruz kalmayalım.

Medya okuryazarlığı

Medya okuryazarlığı doğru ve sağlıklı bilgiye ulaşabilmektir. Bizim sıkıntımız bilgiye ulaşmak değil, bilgiyi süzerek ve doğru olanı alabilmek, anlayabilmek. Maalesef artık çocuğun bile elin­de, mobil cihazlar var. Biz istediğimiz kadar tele­vizyondan uzak tutalım, 24 saat burada aktifler. Her an, her dakika, hem dünyada, hem Türkiye’de olan gelişmeleri görebiliyorlar. ‘Yeni Nesil Ebevey­nlik ve Helikopter Aileler- K Kuşağı ve Tekno-Diji­tal Kuşak’ adlı son kitabımda, 1995 ve sonrasında doğan bireyler K Kuşağı adı altında anılıyor. Yeni bir kuşak tanımlaması var. Bu K Kuşağı karam­sar bir kuşak ve karamsar olmalarının sebebi de, ellerindeki mobil cihazlar sayesinde, batan göç­men teknesinden sahile vuran çocuk cesetlerini, Ortadoğu’daki savaş ortamını, ülkelerin birbirine ne kadar şiddetle saldırdığını, küresel göç, küresel ısınma, iklim değişikli vb. görebilmeleri. Bundan dolayı ciddi kaygı yaşıyorlar ve çok mutsuzlar. Yine dikkat ediyorsanız özellikle gençler ve çocuklarda intihar inanılmaz arttı. Bu bir günün sonucunda olmadı elbette. Uzunca bir sürecin neticesi.

Reklam içeriklerinin değişmesinin sonucu ola­rak, çocuklar üzerinden yaşanan, ciddi, duygusal travmalar var. Psikolojik travmalar dediğimiz bu travmalar sonucunda bugün, çocuklar, gelecekleri ile ilgili, ciddi kaygı yaşıyorlar ve umutlu değiller. Dolayısıyla bizim tekrar, bağlarımızı, geleneksel değerlerimizi, paylaşmanın, birbirimizin farklılık­larına değil benzerliklerine odaklanmamızın ne kadar önemli olduğunu hatırlatacak dizilere ihti­yacımız var. Geçmişte yapmıştık, yine yapabiliriz. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın aslında bu işi ciddi bir şekilde takip etmesi gerekiyor. Bu bir çağrıdır diyebiliriz. Umarım medya üstlendiği ya da yapmak zorunda olduğu bu bilinçli hareketi bir an önce hayata geçirecek adımlar atarlar. Çünkü hepimizin içinde yaşadığımız toplumu daha iyiye götürme gibi bir sorumluluğumuz var.

Çocuklar ekran bağımlısı anne-babaları görerek büyüyorlar!

Bir çocuk, ailesinin bilgisi dışında, bir oyu­na, diziye, filme kendini kaptırıyorsa, yaşadığı derin boşlukları doldurma ihtiyacı hissediyor demektir. Önce hepimiz bu boşlukların neden olduğunu, nereden kaynaklandığını ve bir ara­da nasıl doldurabileceğimizi düşünmemiz la­zım. Çünkü en başta biz yetişkinler sorumluyuz. Hepimiz önce ekran bağımlısıyız ve çocuklar ekran bağımlısı anne babaları görerek büyü­yorlar. “Aman yanımda otursun, sesi çıkmasın, yemeğini yesin, beni huzursuz etmesin, yeter ki sussun” diye, küçücük çocukların ellerine cep telefonlarını verip, yanımıza oturtmayı marifet sayıyoruz. Anne, babalık sorumluluktur ve bu sorumluluğun gereği de çocukla 7/24, ihtiyaç duyduğu her zaman ilgilenmek zorundayız. Me­sele sadece doğurmak fiziksel ihtiyaçlarını kar­şılamak değil. Daha ziyade psikolojik ihtiyaçları­nı karşılamak ve çocuğun zaman zaman yanlış yollara sapmadan, hangi duygusal boşluklarını yaşadığının bilincinde olmaktır. Dolayısıyla önce kendimizi yetiştirmek zorundayız. Bu da yasak­layarak, çocuğa ceza vererek, kızarak olmaz. Ak­sine yasakladığımız her şey cazip hale gelir. Ço­cuklarla iletişim içinde olarak, onlara anlatarak, bilgi vererek ve örnek olarak yapılır. Biz örnek bir anne-baba mıyız? diye önce anne-babaların kendine bunu sorması gerekir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir