Allah nerede?

Küçüktük büyüdük, şimdinin küçükleri de geleceğin büyükleri olacaktır elbette. Bizim yaşadıklarımızı onlar da yaşayacak, adımladığımız hayat yolunun yolcularından biri de onlar olacak.

Çocukluğumuzda bizim mahalle birkaç evden ibaret küçük bir köy gibiydi. Çeşmeler yoktu, bahçemizde bir su tulumbası, onun önünde küçük bir havuz vardı. Evimizin arka ve ön tarafı portakal bahçeleri, yan tarafı uçsuz bucaksız pamuk tarlaları, diğer yan tarafı ise mis gibi kokan rengârenk güllerle dolu bir gül bahçesi… Canım annem, o güllerle ne kadar güzel gül reçeli yapardı bize. Komşumuz Elif teyze, kızı Zeynep ile beni, yemek götürmemiz için, pamuk toplayan kocası Ramazan amcaya gönderirdi. Elimizde azık bohçası ile boyum kadar uzun o pamuk dalları arasından geçerken kaybolacağım diye çok korkardım. İkinci korkum ise ‘Koparan’ ve ‘Tontili’ idi. Elif teyzelerin portakal bahçesinde bir bağ evi vardı, orada otururlar ve bahçenin bahçıvanlığını yaparlardı. Bu evin ve bahçenin güvenliğini sağlayan ise bu iki köpekti. Bir gün annem beni Elif teyzeye gönderdi. Köpekler bana alışkın olduklarından her zamanki gibi rahatça gittim. Hayvan değil mi işte, bahçenin kapalı olan o büyük kapısına tam yaklaştığımda birden ‘Koparan’ kendini yırtarcasına havlayarak üzerime doğru koşarak gelmez mi? Bahçenin dışında olduğum aklıma bile gelmiyor, zangır zangır titremeye başladım. Nasıl korkuyorsam ‘Ramazan amcaa!’ diye bağıracağıma ‘Ramazan ablaa!’ diye bağırmışım. Sonra da ‘Anne!!!’ diyerek çığlıklarıma devam etmişim tabi. Aklıma geldikçe hâlâ kendime gülerim.

Hiç unutmam annem, ‘Kızım ne diye amca, anne diyorsun? Allah’ım bana yardım et de. Çünkü O sana benden daha yakındır, her zaman senin yanındadır.’ demişti.

Şimdi ise yaşı seksenin üzerinde olan ve beyin küçülmesinden dolayı, üç yıldır yatalak hasta olan canım annem, ikinci çocukluğunu yaşamakta. Önceleri ben onun bebeğiydim, şimdi o benim bebeğim oldu. Altını değişip banyosunu yaptırdığım, karnını doyurup ilaçlarını içirdiğim, sabahlara kadar başında beklediğim canım annem vücudundaki ağrılarına dayanamayıp beni çağırıyor, ‘Kadriye! Kadriye!’ diye, yani bir nevi inliyor. Onun küçükken bana öğrettiğini şimdi ben ona tekrarlıyorum, ‘Allah’ım bana yardım et, şifa ver de. O sana benden daha yakındır, hep yanında olur annem.’ diyorum.

Toprağı yeşile boyayan, bu bahçelerin ve tarlaların insanı büyüleyen muhteşem manzarası, her zaman büyükler büyüğünü hatırlatırdı bana. Keçilerimizi otlatırken tarlanın bir kenarına oturur, annemin içinden çıkamadığı bir durumla karşılaştığında söylediği ‘Allah büyüktür.’ sözünü düşünüp, o minicik kalbim ve aklımla büyük olan Allah’ı arardım.

Bir gün canım anneme, ‘Anne, Allah nerede?’ diye sormuştum. Beklenmedik bu soru karşısında önce duraksadı sonra ‘Nerede anarsan oradadır kızım.’ diye cevap vermişti. Bu sözüyle Cenab-ı Allah’ın mekândan münezzeh olduğunu anlatmak istedi. Yolu, çeşmesi, elektriği ve okulu olmayan şehirden, kilometrelerce uzakta, dağ başında, bir köyde doğup büyüyen annemin imanı çok kuvvetliydi. Fakat ilimli değil ümmi idi. Bildiklerini kelime kabına dökemezdi. Az olan bilgisi ile bildiğini yaşamaya çalışırdı.

Şimdi ise teknoloji çağındayız, her şey çok değişti. Ama Allah’ı aramak hiç değişmedi ve değişmeyecek de…

Geçenlerde anlattılar komşumuz çocuğuna ‘Kızım Allah nerede?’ diye sormuş, aldığı cevap ise ‘Mihriban ablaların evinde’ olmuş. Neden mi öyle demiş? Çünkü Mihriban Cumartesi günleri çocuklara Risale-i Nur’dan imanî dersler verir, onları eğitir, hâl diliyle İslâm orada yaşanmakta, Allah orada anılmaktadır. Çocuklar da bunları görüyor, ruhlarındaki boşluğu orada dolduruyorlardı. Kendi evlerinde değil…

Bu yüzden Bediüzzaman Hazretleri Emirdağ Lahikası’nda:

“Risale-i Nur’un fıtraten ve zamanın vaziyetine göre talebesi olacak başta masum çocuklardır. Çünkü bir çocuk küçüklüğünde kuvvetli bir ders-i imanı alamazsa sonra pek zor ve müşkil bir tarzda İslâmiyet ve imanın erkanlarını ruhuna alabilir. Adeta gayr-ı müslim birisinin İslâmiyeti kabul etmesi derecesinde zor oluyor, yabanî düşer. Bilhassa peder ve validesini dindar görmezse ve yalnız dünyevi fenlerle zihni terbiye olsa daha ziyade yabanilik verir. O hâlde o çocuk dünyada peder ve validesine hürmet yerine istiskal edip çabuk ölmelerini arzu ile onlara bir nevi bela olur. Ahirette de onlara şefaatçi değil belki davacı olur. ‘Neden imanımı Terbiye-i İslamiye ile kurtarmadınız?’ diye ifade ederek anne ve babaları bu konuda şiddetle ikaz ediyor.”

Henüz küçük yaşta ilkokula gönderilen çocuklara bununla birlikte İslâmî ve imanî eğitimi de anne ve babaların vermesi gerektiğinin altını çiziyor.

NOT: Bu yazımı dergiye göndermeden birkaç hafta önce canım annem Rabbine kavuştu. Kabrinin cennet bahçelerinden bir bahçe olması dileği ile ruhuna Fatiha okumanız acılarıma merhem olacaktır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir