Meryem…

Yıllar önce…

Dergimiz Bizim Aile’de görev almak için İstan­bul’a gelişimin ilk günü.

Derginin o dönemlerde İstanbul/ Fatih’te bulu­nan ofisine geliyorum. Kapıyı ufak tefek, minyon bir hanım açıyor. Sıcacık karşılıyor beni. İçeriye gi­riyorum, tanışıyoruz, adı Meryem. Sanki senelerdir tanıyor gibiyim. Öyle ya, dergide geçen her bir isme kaç vakittir aşinayım ben, hatırlamıyorum.

Ofisin diğer sakinleri henüz yok.

Biraz sohbet ediyoruz. Sesi şırıl şırıl sanki su gibi, kelimeler tane tane dökülüyor dilinden. O na­sıl kendinden emin bir konuşmak öyle! Gıpta edi­yorum.

Uzun, kıvrık ve simsiyah kirpiklerinin çevreledi­ği zeytin gözleri pırıl pırıl. Mütebessim ve müşfik bir çehre. Bana çay ikram ediyor, narin ve küçücük elleri…

Sonra biraz müsaade isteyerek işine dönüyor, masanın üzeri faxla gelen yazılarla dolu. Dizmesi, dergiye yetiştirmesi gerek, iş beklemez. Klavyenin üzerinde akıp gidiyor parmakları, akıp gidiyor keli­meler, ‘on parmak’ marifeti bu olsa gerek, hayran kalıyorum.

*

Yıllarca sürecek bir abla-kardeşlik tohumunun toprağa düştüğü o gün zihnimde dün gibi canla­nıveriyor. Kekik ve karanfil kokularıyla ahenklenen hatıralarım bir film gibi tam karşımda.

*

Bir çatı katında, iki göz odalı evindeyiz.

Ev her daim Meryem kokuyor: kekik, karanfil, tarçın ve çiçek.

Duvarda asılı bir ud ve kurutulmuş çiçekler var. Komodinin üzerinde farklı türde çiçekler, kozalak­lar, yapraklar. Tabiata, toprağa ve topraktan südur edene öylesine meftun ki Meryem, onun sevişiyle bir kez daha seversiniz dalındaki bir çiçeği.

Bir yaz ikindisi. Güneş, batarken iki göz odalı evine doluşmuş.

Günlerdir süren tetkikler o gün neticelendi.

Yanındayız. Ağlıyor. Üzgün ve endişeli. Çokça şaşkın. Üzüntüsünden ağlarken bile kullandığı ke­limelere özen gösteriyor, hastalığı vereni incitmek onun yapacağı bir şey değil. Çünkü bir Meryem sözü der ki, “insan neyle esirgendiğini bilemez.”

*

Zaman geçiyor, hayat akıyor, Meryem hastalı­ğına razı, çünkü Rabbinden razı, hatırlı bir misafir gibi ağırlıyor hastalığını. İncecik ruhu iyice inceli­yor, derinleşiyor. Sanki bu zamana ait bir insan de­ğil gibi, nev-i şahsına münhasır. Meryem bu, gece vakti evinin çatısına çıkıp yıldızları temaşa edecek kadar deli. Güneşin batışını tefekkür etmek için Edirnekapı surlarının en tepesine tırmanacak ka­dar maceraperest. Karlı-buzlu bir kış günü yüksek topuklu botlarıyla sokağa inecek kadar heyecanlı ve mahallenin çocuklarıyla kartopu oynayıp mu­şambalarla buzda kayacak kadar çocuksu. Filmin bu sahnesi çok komik. Şimdinin mazisine, çocuk­luğunu özlemiş koca koca kızlarla, çocukluklarını yaşayan çocukların ‘kartopu ve kay kay macerası’ diye bir hatıra bırakıyoruz…

Meryem.

En küçük bir haksızlık karşısında dahi susmu­yor. Muhatabı kim olursa olsun fikrini, eleştirisini, kızgınlığını velhasıl kendini çok net ve kararlı bir ses tonuyla ifade ediyor. Meselelere hakim, ufku geniş, o konuşurken not tutmak istiyorum hep. Ne çok seviyorum onu, ne çok şey öğreniyorum ondan. Ne çok ağlıyorum yanında, ne çok gülüyo­ruz olmadık şeylere ve kederleniyoruz arada bir…

*

Yazıya hakim. Sanki harfleri, kelimelere ve cümlelere tane tane nakşediyor, “Hayatımıza konan küçük müjde adacıklarında soluklanır, an­lamlarını tefekkür eder, sonuçlarını da kalbimi­zin cebine konmak üzere en nadide mendillere işlenmiş bir şekilde nakşederiz.” diyor meselâ ve ekliyor “İşte bu yanıyla hayatımıza konan acı tatlı ne varsa hepsi birer müjdedir aslında. Olduğu gibi yaşamak ve sadece onun hikmetini okuyup güzel yanlarıyla kalbimizin zirvesine doğru adımlarımızı atmaya devam etmektir asıl olan. Çünkü o zirveye ulaşanların müjdesi cennet, cennetin müjdesi de Rabbini görmektir.”

Her daim yaşadığını yazan Meryem, yazdığı­nı yaşıyor bu defa. Hastalığının nüksedip ‘zirve’ yaptığı bir bahar günü, belki de o küçücük elle­rinden düşürmediği tespihi ve dilindeki zikirle, sözünü ettiği o müjdeye nail oluyor…

Adıyla müsemma Meryem, temiz ve pak; izzetli ve iffetli, şahidiz; 40 yaşında terk-i dünya ediyor.

Bedenine sığmayan yükseklere meftun ruhu, Rabbine yükseliyor ve Mer­yem müjdesini kalbine nakşe­diyor…

*

“En güneşli günde ayrılır yollar.

Aşk çiçeğini olgunlaşmadan yiyen bin kurt var,

Her kapıyı ölüm kapar, ölüm açar.

Olmasa basubadelmevt bereketi

Umutlanacak ne var.”

Sezai Karakoç

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir