Papatya falı

Birazdan sıralayacağımız satırlar “gerçekler acıdır” kabilinden. O halde peşinen söyleyelim her biri muhayyel olarak kalsın, kimseler üstüne alınmasın, olsun bitsin. Zira günümüzde en sık karşılaştığımız durumlardan biri, kendine toz kondurmamak. Bütün kusuru, kabahati başkasında görüp, zarardaki nefsin mağrur hali!

Kişinin kendisini kusursuz bilmesiyle, hayatını birleştirecek kadar pürüzsüz bir kişiliğe sahip birini bulması da imkânsızlaşıyor adeta. Kimi, neyi, niçin seveceğini biliyor mu gençler? Üstelik sırf kişilikle kalmayıp madde etrafındaki bir arayışa dönüşüyor. Beklentiler gün geçtikçe değişiyor. Eski zamandaki gibi dört-beş zaruri ihtiyacı yerinde, ahir zamanın beşere musallat ettiği şimdilerde olmazsa olmaz ihtiyaçlar yirmi, belki de yüz yirmi. Çita yükseldikçe nefis ve şeytan menfez bulmakta zorlanmadan oyalıyor gençleri. Evlenecekleri insanı seçmeye niyet ettiklerinde karşısındakini muhlisâne sevebilecek birini de bulamamış oluyorlar çoktan.

Zamanın seline kapılarak erkekler kendilerine eş yerine bir iş ortağı, kızlarsa dolu bir cüzdan arayışında oluyor maalesef. Yazık ki her şey maddeyle ölçülür olmuş. Günümüzün maddecilik hastalığına herkesler kapılmış. Ardı ardına istekler, beklentiler sıralanırken dünyalıktan öteye geçememiş. Hayâlini kurdukları yuvada ne din, ne de iman. Cümlesi peşkeş çekilmiş dünyalıklara. Bazı istisnalar hariç, madde gözlüğünü takmayan yok gibi etrafımızda. Yanlış beklentilerle, yanlış tercihlerle çıkılan yollarda mutluluğu bulmaksa imkânsız oluyor.

Baba evinde birer prenses gibi olan kızlar, kurdukları plastik yuvada iki aya kalmadan balkabağına dönüşen hayâlleriyle kendilerini külkedisi olarak buluveriyorlar. Papatya fallarındaki kadar masum değil hiçbir şey. “Seviyor, sevmiyor…” demekle bitmiyor. Ve hallolmuyor hiçbir mesele kendiliğinden. Gayret sarf etmedikçe çözülmüyor hiçbir sorun. İki gözü iki çeşme “meğer sevmiyormuş!” diyerek biten mutsuz sonlar ise en masum olanları üzüyor en çok da. Acı birer hayat tecrübesi olarak evlilik sandalına binenler, bir daha uğramamak üzere ayrılıyor evlilik kıyısından.

Kadınlar dışarıda cesaretle, rahatça çalışıp evin geçimini sağlayacak kadar kazanabilmiş, erkekler de her türlü ev işinin en âlâsını yapabilecek mahareti yakalayabilmiş. Birey olma yolunu çoktan tamamlamış gençler, otuzlu yaşlarında ilerlemiş olsalar bile, bir aile kurma gayretine ve cesaretine sahip değiller. Üzülerek bakmamız gereken pencere ise gitgide kadınların ekonomik yönden güçlenerek, sosyal hayata daha fazla dâhil olarak erkekleşmeye, erkeklerinse teknolojik imkânların da katkısıyla her işin üstesinden gelerek kadınlaşmaya başlaması. Eş olmak, mutlu-mesut bir yuva… Ana-baba olmak- evlat yetiştirmek… Bunlar gençliğin hayâllerinden uzak. Nerede kaldı ki henüz kendi doğrularını özümseyememiş, kendini benimseyememişken.

Oysa hayat tek başına yaşanmayacak kadar güzel ve dertler tek başına katlanılmayacak kadar acımasız. Dışarının sıkıntısından, gürültüsünden koşar adım kaçarak sığındığımız muhkem kalemiz ailemizin yerini hiçbir arkadaş ortamı tutamaz. Ve şefkatle bağrımıza basıp ünsiyet ettiğimiz cennet masumu evlatlarımızın bahşettiği mutluluksa hiçbir eğlenceye karşılık gelemez. Paha biçilemez.

Ana-babalar başka bahara kalan hayâllerine, başka baharlarda yetişecek papatyalara ümit bağlaya dursun; gençlerse gününü gün etsin. “Nerede ne yesek, nereyi gezsek, nerede, kiminle keyifli zaman geçirsek?” akıbeti görmeyen kör hislerle, hazır bir dirhem lezzeti, gelecek zamanda binler batman lezzetlere tercih eden bir bakış. Neden kafeler gençlerle hıncahınç dolu? Günümüz gençliği oturma köşelerinde, kafelerde, sanal ortamlarda vakit öldürüyor. Dünyaya gönderilişinin tek gayesi ‘eğlenmekmiş’ gibi bir hayat felsefesi benimsemiş.

Ah bu gençlik! Her istedikleri yapıla yapıla onlar da her istediklerini yapar oldu. Söz dinlemeyince “ağzına biber sürerim bak!” diyecek yaşları çoktan geride bırakmış oldukları için eli-kolu bağlı büyükler. Zira fazla kırılgan, olağanüstü alıngan olan gençliğimiz kalabalıklar içinde ruhu boşluklarda geziniyor. Haram sınırlarını çiğnemeye kalkınca içi sızlamıyor, yüreği titremiyor. Ömürlerini ebedi gençliği kazanacak birer sermayeyken gençlik hevesatına uyup bozuk para gibi harcıyor.

Yolda yürümek gibi sıradan bir işi yaparken önüne bakmayıp, başa geleceklere razı olmak kabilinden ruhlar maneviyata kör olup depresif duygu durumuna düşe-kalka yürüyor. Günümüz gençleri kabuğundan çıkmalı ve başını göğe kaldırıp “ben bu dünyaya niçin gönderildim?” sorusunu kendisine defalarca sormalı. Bencilliği bırakıp, evliliğin özgürlüğüne gölge düşürecek bir tutsaklık(?) olması ihtimaline abes bahaneleri sıralamayı bırakmalı. Dinini şeytanın elinden korumak için.

“Evet insanın en fazla ihtiyacını tatmin eden, kalbine mukabil bir kalbin mevcud bulunmasıdır ki, her iki taraf sevgilerini, aşklarını, şevklerini mübadele etsinler ve lezaizde birbirine ortak, gam ve kederli şeylerde de yekdiğerine muavin ve yardımcı olsunlar.”1

Dipnot:

1. Bediüzzaman Said Nursî/ İşârâtü’l-İ’câz

1 comment

  1. Nur Efşen

    Ahir zaman gençliğinin nefsani duygular ile hayatına yön verdiğini gösteren çok güzel bir yazı olmuş elinize dilimize saglik

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir