“Çiftler anne-baba olduktan sonra da, birbirlerine zaman ayırmalı”

Uzm. Psk. Zeynep Görenoğlu

Bu ay Evlilik sayfamızda farklı bir konuya değinerek, ‘anne-baba olmak eş ilişkilerini etkiliyor mu?’ sorusuna cevap aradık. Uzm. Psk. Zeynep Görenoğlu ile gerçekleştirdiğimiz bu röportajın istifadeye medar olmasını diliyoruz… 

Annelik öncesi ve annelik sonrası kadının duygu durumunu değerlendirir misiniz?

Her genç kız evlilik hayalleri kurar. Sevdiği, sevildiği biri ile yuvası olsun, içerisinde sevgi, huzur, mutluluk olsun ister ve bu hayallerle yola çıkar. Ama bazen bilincine varılmayan hususlar vardır. O yüzden minik hayal kırklıklarıyla karşılaşılabilir. Evlilik zorlaşabilir. Evliliğin zeminini karşılıklı anlayış, hoşgörü, fedakârlık, sabır ile sağlamlaştırmak gerekir. Burada kişi, problem çözebilmeyi, sabırlı olabilmeyi bilerek evliliğin içine girdiğinde, daha güzel bir iletişim yakalama şansı yüksektir. Sıkıntıları daha aza indirger. Evlilik hayatında, anne olmadan da zaten belli sorumluluklar yüklenir ve üstesinden gelir.

Aileye bir bebeğin katılmasıyla eşler arası kopukluklar yaşanabiliyor. Bu konuda neler söylersiniz?

Evliliğe dair, çocuk sahibi olmadan önceki kısım, evliliğin ilk aşamalarıdır. Önce o kısımlara ‘Çocuk öncesi eş ilişkileri ne durumda?’ya dair bilgi sahibi olmak gerekir. Daha sonrasında ise ebeveyn olmaya dair, kişinin kendini, oluşacak yeni bir duruma hazır hissetmesi lazım. Aslında yaşanan krizi etkileyen, tetikleyen farklı unsurlar var. Öncelikle gebelik sürecinde anne adayları biraz prenses muamelesi görebiliyorlar. ‘Sen yapma ben yapayım, sen yorulma otur, iki canlısın’ gibi. Ama daha sonrasında anne oluyor, çocuğu doğuyor ve ‘Artık sen bir annesin, senin sorumlulukların var’ diyip o nazlı kızın içinden kusursuz biranne çıkması bekleniyor. Bizim geleneğimizde eskiden şöyle bir durum vardı; bilhassa geniş ailelerde, acemi olan çift çocuk sahibi olduktan sonra yükleri biraz hafif oluyordu. Çünkü ailede bir bilen vardı, onları yönlendiren. Ama şimdi baktığımızda çekirdek aileler var. Anne de acemi, baba da acemi, çocuğa nasıl davranacağını bilmiyor. Eğer çevrelerinde yardım alacakları üçüncü bir şahıs da yoksa, gerçekten sorumlulukları çok fazla oluyor. Aynı zamanda göz ardı edilemeyecek bir husus da annenin doğumdan sonraki loğusalık durumudur. Araştırmacılar, her annenin yüzde elli, yetmiş kadarının bu dönemde bir loğusalık üzüntüsüne yakalandığını tespit etmiş. Bu süreçte yoğun hüzün hali, kırgınlık, kendini değersiz ve yetersiz hissetme, endişe, panik gibi şeyler yaşıyorlar. Bunun bir ay süreceğini düşünecek olursak, burada biraz anneye destek olmak lazım.

Loğusalık dönemi çok hassas bir dönem, anneye destek olunsun, yükü hafifletilsin gibi tavsiyelerde bulunuyoruz ama bir taraftan da “Ne var bunda herkes anne oluyor, bu kadar abartacak bir şey yok” diye düşünülebilir. Ama günümüz kızları ile eskinin kızları gibi değil. Eskiler kadar güçlü değiller. Daha hassaslar, daha naif yetişiyorlar. Haliyle sıkıntılara tahammül ve güç gösterme noktasında da biraz daha zayıf kalabiliyorlar. Yani kızlarımızı, yeni nesil anneleri çağa göre değerlendirmek ve ona göre hareket etmek lazım.

Aslına bakarsanız, gebelik sonrasını daha sağlıklı geçirmek, gebelik sürecini de nasıl geçirdiğinizle ilgili. Gebelik sürecinde de anne adayı yalnız bırakılmamalı. Hem anne, hem aile sağlığı için bu konuda ne kadar hassasiyet gösterilebilirse o kadar iyi olur.

Aileye katılacak yeni bir üyeden sonra, eşlere ne tavsiye edersiniz?

Çiftler ilk evlilik süreçlerinde birbirlerine daha çok vakit ayırabiliyorlar. Ama çocukla beraber o dünya bitiyor ve tek odak nokta, onları bir araya getiren çocuk haline geliyor. Burada da araştırmalarda da şu görülmüş; bebekten önce romantik ilişkileri daha iyi olan çiftler, bebekten en çok etkilenenler oluyorlar. Çünkü bebekten sonra kendilerine dair çok şey kaybetmiş oluyorlar. Bebekten sonra çiftlerin ilişkilerinde mutlu olmaları için, önceden yaşadıkları o hisleri, duyguları tekrar beraberce yaşamaları, vakit geçirmeleri gerekir. Bebekten sonra bunun tamamen bitmesi tabi ki evliliği olumsuz etkiliyor. O yüzden eş ilişkilerinde, birlikte mutlu olunan o anları ihmal etmemek çok önemli. Bir insanın eşiyle ilişkisi ne kadar iyi olursa, bebeği ile ilişkisi de o kadar iyidir. Bebeği ikinci bir plâna atma gibi bir durum olamaz. Annelere şunu söylüyoruz; kendinize, eşinizle beraber, haftada bir, iki saat de olsa zaman ayırın. Bebeği bırakabileceğiniz biri varsa dışarı çıkın, yemek yiyin. Bunu bebeğin zamanından çalmak gibi düşünebilirler, oysa tam tersi, bu bebek için yatırımdır. Sizin eşinizle iletişiminiz ne kadar iyi olursa, bebeğinize de davranışınız o kadar iyi ve sağlıklı olur.

Şunu da söylemekte fayda var; bir çocuk dünyaya getirme kararı aldıkları zaman, çiftlerin oturup konuşmaları gerekiyor. Biz bu çocuğu hangi değerlerde yetiştireceğiz? Sen nasıl bir çocuk yetiştirmek istiyorsun? Ben nasıl bir çocuk yetiştirmek istiyorum? Ortak olarak nerede buluşabiliriz? Bunları önceden konuşmak lazım. Yani sadece çevre baskısıyla veya çocuk sahibi olmak istemekle çocuk sahibi olunmaz. Çünkü dünyaya bir can gelecek. Her şeyinden sorumlu olduğun, sana verilmiş olan bir emanet bu. Huyundan, gelişiminden, ahlâkından, sağlığından sorumlusun. O yüzden çocuğa sıkıntı yaşatmamak ve ileride evliliği de sarsmamak adına, bunların önceden konuşulması çok faydalı olur.

Vazife ve sorumluluk paylaşımı yapmak daha da önemli hale geliyor değil mi?

Evet, sorumluluğu bölebilmek lazım. Bir çocuk dünyaya geldiği zaman, ilk bakım vereni annedir. Ama bu her zaman anne doyuracak, anne altını temizleyecek, annenin kucağında dinlenecek vs. sadece annenin çocuğuymuş gibi oluyor. Baba ‘ben ne anlarım?’ diye işin içinden çıkabiliyor. Evet belki ilk görevler annede olabilir ama baba ilk bebeklik döneminde bir şey yapamıyorsa bile anneye yardımcı olacak, annenin motivasyonunu yüksek tutmaya çalışacak ki, anne kendini iyi hissettiği ölçüde, çocuğa daha iyi bakım verebilsin. Yani burada da iki taraflı mesuliyet var. Bu sorumlulukları bölmek ve paylaşabilmek çok önemli. Loğusalık dönemindeki bir anne, zaten kendini çok fazla yük altında hissediyor. Suçluluk duyuyor, yetersiz hissediyor. Çevresinden böyle bir beklenti olmasa bile, kendi ‘ben bu çocuğa iyi bir annelik yapabilecek miyim?’ endişesini içinde barındırıyor. Bu endişeye bir de, ikinci bir beklenti, dayatma ya da kızma, eleştirme gibi şeyler eklenirse, tabiî ki annenin psikolojisi bundan çok olumsuz etkilenir. Baba, bebeğe dair hiçbir iş yapamıyorsa bile, annenin yanında olması, ona manen destek vermesi gerekir.

Bu konuya dair şahit olduğunuz örnekler var mı?

Loğusalık durumunu atlatamayan, durumu depresyona evirilen danışanlarım zaman zaman oluyor. Yaptığımız görüşmelerde söyledikleri şu oluyor; “Neden eşim bana destek olmuyor, durumumu anlamıyor, ters tepkiler veriyor?” Kendi içinde çocuğuna karşı zaten suçluluk duyan, kendini yetersiz hisseden anne, bir de eşinin “Sen nasıl annesin?” yargılarına maruz kalınca, daha da dibe vuruyor ve bu durum maalesef anneyi intihar teşebbüsüne kadar götürülebiliyor. Yeni doğmuş çocuğa verilebilecek en güzel şey mutlu bir ailedir. Başka hiçbir şey değil. Çocuğun temel bakım ihtiyaçları bir şekilde karşılanır. Esas büyük serveti ve ihtiyacı iyi geçinen, iletişimi güzel olan bir anne, babadır.

Son olarak aile yakınlarına ne tavsiye edersiniz?

Tabiî ki aile yakınlarına genç çifte destek olmalarını tavsiye ederim. Çünkü acemi bir çift var ortada. Ne kadar kitaplar da okusan, eğitimler de alsan, annelik yaşanmadan bilinemeyen bir duygu. O yüzden ilk annelikte illa ki acemilik çekilir. Bu noktada aile büyüklerinin desteği gerçekten çok önemli. Tabi ki bu noktada müdahale etmekle, destek olmak karıştırılmamalı. Neticede bu bir anne babanın çocuğu ve belli kurallar, değerler çerçevesinde yetiştirmek istiyor olabilirler. Ama ihtiyaç duyulduğu noktalarda, aile yakınlarını yanlarında hissedebilmeleri gerçekten çok önemli.

Yapılan araştırmalarda; annelerin yüzde yetmişi, babaların da yüzde on beşi doğum sonrası evliliklerinin daha iyi gittiğini söylemişler. Ne olmuş da bu kişiler evliliklerinde doğum sonrası kriz yaşamaktansa, daha iyi bir yere taşımışlar? Şunu görmüşler; bu kişiler birbirleriyle açık şekilde iletişim halinde bulunuyorlarmış. Ne istiyorsa ya da ne düşünüyorsa açık olarak ifade eden, birbirlerini yargılamayan ve eleştirmeyen içe kapanmayan çiftlermiş bunlar. Biz bazen ima, tavır diliyle anlaşıyoruz. Toplum olarak böyleyiz maalesef. İnsan küstüğü zaman ne olur, karşısındaki kişiye yokluğuna alıştırır. Yani ona bir ders vermiş olmaz. Kendi kendine düşünüp öğrenmesini sağlamaya çalışmış olmaz. Küslükle sadece karşımızdaki kişiyi kendimizden soğuturuz, onu yokluğumuza alıştırırız. O yüzden bu içe kapanmaların artık bitmesini istiyoruz. Sözel olarak iletişimle, birbirimizin sıkıntılarını, hislerini ifade etmemizin çok önemli olduğunu tekrar tekrar söylüyoruz. Her şey yolunda gitmiyor olabilir. Gitmiyorsa söylemek lazım. Gidiyormuş gibi davranmamak lazım. Şunu çok görüyoruz; kişi içine atıyor, susuyor, sonra öyle bir yerde patlak veriyor ki çok büyük sıkıntılar meydana geliyor. İş o raddeye gelmesin. Minik minik ufak ufak dışa vursun, konuşulsun arzu ediyoruz.

Eşler birbirini eleştirmek, yargılamak yerine, sıkıntılarını ifade etsin ve birbirlerinde gördükleri olumlu yanları da söyleyip takdir etsinler. Çünkü mutlaka birbirlerinde sevdikleri özellikler huylar vardır. Bunlar gizli kalmasın, takdir edilsin. Eğer doğumdan sonra evliliklerinde sıkıntılı bir süreç yaşanıyorsa, geçici bir dönem olduğunu bilsinler. Umutsuzluğa, “Ne oluyor, biz nereye gidiyoruz?” diye yanlış inanışlara kapılmasınlar. Bu süreç doğru adımlarla sağlıklı bir şekilde atlatılabilir inşallah.

 

1 comment

  1. Zahit günay

    Güzel bir yazıydı keyfle okudum. Samimi tespit ve güzel açıklamalar var 05392789283. Elinize sağlık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir