Süleyman Hilmi Tunahan (1888-1959)

Günümüzde Bulgaristan sı­nırları içinde bulunan Silist­re’nin Hezargrad (Razgrad) ka­sabasının Ferhatlar köyünde doğdu. Babası Silistre’de Ha­cı Ahmed Paşa Medresesi mü­derrislerinden Hocazâde Os­man Fevzi Efendi, dedesi Kay­mak Hâfız diye bilinen Mah­mud Efendi’dir. Hocazâdeler di­ye tanınan ailesinin Fâtih Sul­tan Mehmed’in, kız kardeşiyle evlendirip Tuna bölgesine yöne­tici (Tuna hanı) olarak gönderdi­ği Hz. Peygamber (asm) neslin­den Seyyid İdris Bey’e dayandığı kabul edilir. Ken­disi de Hocazâde lakabıyla anılan Süleyman Hil­mi, sonradan Tunahan soyadını almış, üç yaşın­da ölen oğlu Fâruk’tan dolayı Ebülfâruk künyesiy­le tanınmıştır.

1902’de Silistre Rüşdiye Mektebi’ni bitirdik­ten sonra Satırlı Medresesi’nde Arapça derslerini tamamladı. 1907’de İstanbul’a gidip Fatih’te Hâ­fız Ahmed Paşa Medresesi’nde dersiâm Bafra­lı Ahmed Hamdi Efendi’nin ders halkasına katıldı ve 1913’te icâzet aldı. 1914’te açılan Dârü’l-hilâfe­ti’l-aliyye Medresesi’nin dört yıllık âlî kısmına ön­ceki eğitiminden dolayı üçüncü sınıftan başlaya­rak 1916’da mezun oldu. Aynı yılın 30 Eylül’ünde Medresetü’l-mütehassısîn’in tefsir-hadis bölü­müne girdi ve 27 Mayıs 1919’da burayı birinci dere­ceyle bitirdi. 19 Kasım 1918’de imtihanla kendisine İstanbul müderrisliği verildi, aynı yıl dersiâm sıfa­tıyla 400 kuruş maaş tahsis edildi. Süleyman Hil­mi, Medresetü’l-kudât’a giriş imtihanını da birin­cilikle kazandı. Bunu bildirmek için babasına yaz­dığı mektuba, onun verdiği ce­vapta kendisine, “Üç kadıdan i­kisi cehennemde, biri cennette­dir” hadisini hatırlatarak, kadılık yapmasını onaylamadığını söy­lemiş, Süleyman Hilmi de ce­vabında niyetinin hâkimlik yap­mak değil devrin bütün ilimleri­ni tahsil etmek olduğunu ifade etmiştir.

3 Mart 1924’te yürürlüğe gi­ren Tevhîd-i Tedrîsat Kanunu gereği İbtidâ-i Hâric Medresesi, İmam-Hatip Mektebi’ne çevri­lince burada yeterli din eğitimi­nin verilemeyeceğini düşünerek müderrislikten istifa etti. Bu kanunla medreselerin Maarif Vekâ­leti’ne devredilmesi ve on üç gün sonra da kapa­tılması üzerine 500’ü aşkın müderris açıkta kal­dı ve Cem‘iyyet-i Müderrisîn’de hararetli tartış­malar yaşandı. Süleyman Efendi bu tartışmalar sırasında her müderrisin fahrî olarak öğrenci ye­tiştirmesini, bu şekilde İslâm’ın ömrünün en az bir nesil daha uzayacağını, bunu yapmayanların dinen sorumlu olacaklarını belirtti. Ardından ba­zı müderrislerle birlikte Ankara’ya telgraf çekip İslâmî ilimleri fahrî olarak okutmak istediklerini bildirdiler. Ancak Ankara’dan, “Memlekette Tev­hîd-i Tedrîsat Kanunu yürürlüktedir, hilâfına hare­ket şiddetli cezayı müstelzimdir” şeklinde cevap geldi. 1928’deki harf inkılâbının ardından din eği­timi açısından şartlar daha da olumsuz bir mahi­yet kazandı; ilk zamanlar ders okutma imkânı çok kısıtlandı, ayrıca uzun süre talebe de bulunama­dı. Talebeler dinî ilimleri tahsil etmekten çekini­yor, bir müddet devam ettikten sonra bırakıp gidiyordu. O günlerde sürekli polis ta­kibi altında tutulan Süleyman Efen­di, 1930’da İstanbul’dan ayrılıp ba­basından kalan mirasla Çatalca’da bir çiftlik kiraladı ve ziraatla meş­gul olmaya başladı. Çiftlikte çalışan işçilerden bazılarını seçerek onla­ra birkaç yıl ders okuttu. Bu durum jandarma tarafından tesbit edilin­ce başka yerlerde aynı şeyi yapmayı denediyse de çok sıkı takip edildiğin­den bir sonuç elde edemedi. Talebe bulamadığı dönemlerde iki kızını o­kutarak onlara icâzet verdi.

Diyanet İşleri Reisliği teşkilâtı­nı düzenleyen 16 Kasım 1937 tarih­li nizamnâmede dersiâmların vâizlik görevi alabilecekleri belirtilince Süleyman Efen­di 4 Şubat 1938 tarihinden itibaren vâizlik göre­vine başladı. İlk zamanlar Doğancılar, Aziz Mah­mud Hüdâyi, Yağkapanı gibi İstanbul’un nisbe­ten küçük camilerinde vaaz etti; ardından Şehza­debaşı, Süleymaniye, Sultan Ahmed, Beyazıt gi­bi camilerde yankı uyandıran vaazlarıyla çevresi­ni genişletti. Bu arada bazı cami odalarında ve ev­lerin bodrum katlarında ders halkaları oluşturdu. Bunun üzerine karakola götürülüp ifadesi alındı; 1939’da Emniyet Müdürlüğü’nde “tabutluk” diye anılan nezârethânede üç gün işkenceye tâbi tu­tuldu. 1943’te vâizlik belgesi İçişleri Bakanlığı ta­rafından geri alındı. 1944’te tabutluklarda sekiz gün boyunca gördüğü işkenceden sonra kefaletle serbest bırakıldı. 1948’de vâizlik için yazdığı dilek­çesine olumsuz cevap verildiyse de 24 Mart 1950 tarihinde bu izni aldı. 1957’de Bursa Ulu Camii’nde bir şahsın taraftarları kılıçla ortaya atılıp mehdîlik gösterisi yapınca hiç ilgisi bulunmadığı halde Sü­leyman Efendi, Kütahya Emniyet Müdürlüğü’nde işkenceli sorgunun ardından tutuklandı. Elli do­kuz gün sonra idam talebiyle hâkim karşısına çı­karıldı. Ancak 29 Ağustos’ta kefaletle serbest bı­rakıldı ve 8 Kasım’da beraat etti.

Camilerdeki vaazlarıyla geniş halk kitleleri ta­rafından tanınan Süleyman Efendi, 1950’deki ikti­dar değişikliğinin ardından meydana gelen kısmî özgürlükten yararlanarak din eğitimi faaliyetlerini yoğunlaştırdı…Talebelerini Diyanet İşleri Başkan­lığı’nın yaptığı imtihanlara sokarak onların müf­tü, vâiz, imam ve Kur’ân kursu hocası olmalarını sağladı.

16 Eylül 1959 tarihinde vefat eden Süleyman Efendi hükümetin izniyle Fâtih Camii hazîresine defnedilmek istendi, ancak olumlu cevap alına­mayınca Karacaahmet Mezarlığı’nda gömüldü.

Süleyman Efendi’nin, Kur’ân’ın kısa sürede öğrenilmesini sağlamak üzere yazdığı Kur’ân Harf ve Harekeleri: Kur’ân-ı Kerîmi En Kısa Zamanda Okumağı Öğreten Yepyeni Bir Tertip ve Usul adlı birkaç sayfalık elif cüzünün dışında basılmış bir e­seri bulunmamaktadır. Kendisi, kitap yazmak ye­rine mevcutları anlayıp, anlatacak insan yetiştir­meyi tercih ettiğini belirtmiş, eski medrese öğre­timini temel alarak öğrenci yetiştirmiş, öğrencile­ri de bir süre bu yolu izlemiştir.

Bediüzzaman Said Nursi ve Süleyman Hilmi Tunahan

Aynı devirde yaşamalarına rağmen birbirleriy­le karşılaşmasalar da, Said Nursi Hazretlerinin, manâ aleminde tanıştıkları, evradının sevabına Süleyman Hilmi Tunahan ve talebelerini ortak et­tiği hatıralarda zikredilmiştir.

“Ben kendini görmemişim. Fakat manen tanı­rım. Ulema-i su İslâm dininin şerefini ayak altına düşürdüler. Fakat o bunu minarenin şerefesi gibi yükseltti. Onu ve talebelerini okuduğum evradın sevabına ortak kılıyorum.”1

Dipnot:

1. Mehmed Emre/ Hatıralarım/ Erhan Yayınları

Kaynak: www.islamansiklopedisi.org.tr

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir