Evvel ahir penceresinden ruha bir nefes

Biraz serince bir rüzgâr. Yanaklarına hafif hafif değiyor, kasıtlı yapıyormuşçasına şalının uçlarını havalandırıyordu. Soğukça dokunuşuna titreyecek gibi oldu, omuzlarını yukarı çekmekle kaldı. Aldırmadı. Ayaklarının altında kuru yaprakların, her adımını atışında çıkardığı hışırtıya, rüzgârın uğultusu ekleniyordu. Ağaçların dallarıyla olan terennümüne, birer Mevlevî gibi dönüşlerine kayıtsız kalmak imkânsızdı. Tek tek düşen sararmış yapraklar, inadına yemyeşil duran çam ağaçlarına mahzunca elveda çeker gibiydi. Gayet muhteşem bir meclis-i tehlil ve tevhid ve bir halka-i zikir ve şükür içine düşmüştü. Ruha bir nefes vermeyi niyet etmiş gibiydi her gördüğü, işittiği, hissettiği. Üşümek de neydi!

Yerden aldığı bir miktar toprağı avucunda sımsıkı tuttu önce, sonra elini yavaşça açtı. Neler yoktu ki o toprakla karışık, kurumuş yaprak parçacıklarıyla duran avucunun içinde. Acip işler hikmetle yapılıp konulmuştu. Kara toprağa bulanmış tohumlar! Yeryüzündeki çeşitlerin sadece birkaçı.

Etrafımızı saran bunca ağaçlar ve bitkiler her biri tohum değil miydi ezelde? Nebatat ve ağaçların cihazatının sandukçaları, programları ve tarihçe-i hayatlarının kutucukları hükmünde olan tohumlar. Kaç hayat tutuyordu elinde? Kaç sır gizliydi her birinde? Maddeleri aynı, suretleri aynı, hatta şekilleri benzer. Yeryüzüne zer edilen her nevi hububat, hem ihtilafı ve ayrılığı, hem uzaklığı ve yakınlığı cem etmiş tutuyordu. Yer altına karışık atılıp, karışıp-bulaşmadan tam bir imtiyaz ve tefrikle yeryüzüne filiz verişi. Bilinmeyen âlemlerden bildiğimiz gördüğümüz dünyamıza teşrifi. Bir olanın varlığını kendince âleme teşhiri.

Esintinin kucağına bıraktı eli havada. Nasıl da savrulup uçup gitmişti. Her biri kaderle takdir edilen yolculuklarının devamına. Yeni mucizelerinin başlangıcına.

Hadsiz masnuatı, yüz bin çeşit tarzlarını, hem suretlerini bu basit topraktan halk etmek! Hem karışık çekirdeklerden, hem tohumcuklardan muvazeneli, intizamlı, hayat vermek. Hem yanlışsız, hatasız. Asırlarca…

Hiçbir tesadüfün uğrayamayacağı kadar nezih. Kasıtlı ve hâkimane bir ayırt edilişle. Uçsuz bucaksız bir şefkatin kucağında süsleyip- şekil verip. Hadsiz bollukla, sınırsız çoklukla ve dakik ince bir sanatla. Hem bu mevsim, hem her mevsim…

Güzün ardından kış gelecek ve yeni baharda yeniden her tohum yeryüzünü şenlendirecek. İhtimamkârane bir yapılışla, gayet süratle. Mizan ve israfsızlıkla. Hem çokluk ve kesretle. Eşsiz güzellikte, bolca, intizamla… Ta ki kıyamete dek…

Bir kaderle takdir edilip dünyaya geliş, yine aynı kaderin elinde değil mi?

Ah küçük tohumlar nereden bildiniz siz can bulmayı? Geçen güzün eline emanet edilmişken? Hem nasıl muhafaza olunacaksınız kapıdaki kışta? Nasıl telef olmadan korunacaksınız? Nereden bileceksiniz toprağın bağrında telef olmadan, açılmayı? “Yoksa camid, âciz tabiatın; her bir şeyin içinde o şeyden yapılan eşya adedince manevi makine ve matbaaları mı var?1

Dipnot: 1. Bediüzzaman Said Nursi/ Sözler

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir