Şu kâinat ki…

“Şu kâinat tamamıyla bir bürhan-ı muazzamdır. Lisan-ı gayp, şahadetle müsebbihtir, muvahhittir. Evet, tevhid-i Rahman’la, büyük bir sesle zakiridir ki: Lâ ilâhe illâ hû”1

Zerreden yıldızlara tüm mahlûkatın bir arada olduğu kâinata böyle bakar Bediüzzaman.

Muazzam bir tevhid bürhanıdır kâinat.

Kâinat içindeki her gezisinde bunu dillendirir âdeta. Bu gezilerin kimi maddîdir, kimi mânevî.

Mesnevi-i Nuriye’de “Cismanî ihtiyaçlar vakitlerin ihtilaflarıyla tebeddül eder. Noksan ve fazlalaşır. Meselâ: Havaya olan ihtiyaç her anda var. Suya olan ihtiyaç, midenin harareti zamanlarında olur. Gıdaya olan hâcet, her günde olur. Ziyaya olan ihtiyaç, alelekser haftada bir defa lâzımdır. Ve hâkeza…”2 diyerek ziya ihtiyacından bu şekilde bahseder.

Ve gezintilere çıkar teneffüs niyetiyle, baskı ve tarassutlardan fırsat buldukça. Ekseriya yüksek yerlere ve yaylalara gider. Çam dağının yüksek tepesi en çok gittiği yerlerdendir. Gittiği bu yüksek yerlerde nebatatla ve bilhassa ağaçlarla hemhaldir. Katran, karakavak, çam, ardıç, çınar ve siyah dut hep birlikte olduğu ve Risâle-i Nur’un yazılmasına zemin olan mübarek ağaçlardır. Bu mekânlar için şöyle söyler Asrın Bedîsi… “Ben bu menzilleri, Yıldız Sarayına değişmem.”

Bu ağaçlarla hemhal olur… Dost hüviyetinde görür onları. Hazin yaprak hışırtılarından, yapraklarının dökülmesinden, mânidâr tesbihatlarından haberdardır. Ve kendisi de zikir ve tesbihlerini onların yanlarında terennüm ederken, onlar da Bediüzzaman’a eşlik ederler. Ve tabi ki kuşlar da bu mânevi atmosfere dahil olurlar.

“Üstadı, geceleri, dershane-i Nuriyenin önündeki bir şecere-i mübareke olan çınar ağacının dalları arasında bulunan kulübecikte sabahlara kadar tesbihat ile, ezkâr ile terennüm eder görürdük. Hele bahar ve yaz mevsimlerinde bu muhteşem ağacın binlerce dalları arasında şevk u cezbe içinde uçuşan kuşlar arasında Üstad’ın böyle sabahlara kadar çalışmasını görürdük de; ne zaman uyur, ne zaman kalkar bilemezdik.”3

Özellikle bahar mevsiminde muhakkak nebatatın yeniden haşrolduğuna şahit olmak için onları tefekkürle seyrederdi.

“Bir bahar mevsiminde, garibane, mütefekkirane seyahata gidiyordum. Bir tepeciğin eteğinden geçerken, parlak bir sarıçiçek nazarıma ilişti. Eskiden vatanımda ve sair memleketlerde gördüğüm o cins sarıçiçekleri derhatır ettirdi. Şöyle bir mana kalbe geldi ki:”4 diyerek, Cenâb-ı Hâkkın Vâhid-i Ehad oluşunu ve tüm yarattıklarının mektubat-ı Samedânîye olduğunu anlatır.

İman nazarıyla bakınca, kâinat nasıl güzel bir hâlete büründüğünü Lemaat’te şu şekilde aktarır.

“Görmez misin: Gözümüz arı-misal olmuştur; her tarafa uçuyor. Kâinat bostanıdır, her tarafta çiçekler, her çiçek de veriyor ona bir âb-ı leziz.

Hem ünsiyet, teselli, tahabbübü veriyor. O da alır getirir; şehd-i şehadet yapar. Balda bir bal akıtır, o esrarengiz şehbaz.

Harekât-ı ecrama, ya nücum, ya şümusa nazarımız kondukça, ellerine verirler Hâlıkın hikmetini. Hem mâye-i ibreti, hem cilve-i rahmeti alır ediyor pervaz.

Güya şu Güneş bizlerle konuşuyor: Der: “Ey kardeşlerimiz! Tevahhuşla sıkılmayınız, ehlen sehlen merhaba, hoş teşrif ettiniz. Menzil sizin; ben bir mumdar-ı şehnaz.”5

Yeryüzünden gökyüzüne doğru tefekkür nazarını kaldırır ve yıldızları konuşturur.

“Dinle de yıldızları şu hutbe-i şirinine

Name-i nurîn-i hikmet, bak ne takrir eylemiş.

Hep beraber nutka gelmiş, hak lisanıyla derler:

Bir Kadîr-i Zülcelal’in haşmet-i sultanına

Birer bürhan-ı nur-efşanız biz, vücud-u Sâni’a

Hem vahdete, hem kudrete şahidleriz biz.

Şu zeminin yüzünü yaldızlayan

Nâzenin mu’cizatı çün melek seyranına.

Şu semanın arza bakan, cennete dikkat eden

Binler müdakkik gözleriz biz.”6

Ve dikkat kesilir kâinattaki her sese…

“Dinle, havadaki demdeme, kuşlardaki civcive, yağmurdaki zemzeme, denizdeki gamgama, raadlardaki rakraka, taşlardaki tıktıka birer manidar nevaz… Terennümat-ı hava, naarat-ı ra’diye, nağamat-ı emvac, birer zikr-i azamet. Yağmurun hezecatı, kuşların seceatı birer tesbih-i rahmet, hakikata bir mecaz.

Eşyada olan asvat, birer savt-ı vücuddur: Ben de varım derler. O kâinat-ı sâkit, birden söze başlıyor: ‘Bizi camid zannetme, ey insan-ı boşboğaz!’ ”7

Kimi zaman dehşet verici gibi görünen hâllerin rahmet vechini ve Cenâb-ı Hakkın emriyle her şeyin olduğunu hatırlatır.

“Zelzele na’raları, hâdisat sayhaları sizi hiç korkutmasın, vesvese de vermesin. Zira onlar içinde bir zemzeme-i ezkâr, bir demdeme-i tesbih, velvele-i nâz u niyaz.

Sizi bize gönderen o Zât-ı Zülcelal, ellerinde tutmuştur bunların dizginlerini. İman gözü okuyor yüzlerinde âyet-i rahmet, her biri birer âvâz.”8

Dünyevî firakların yaşandığı, ruhun sıkılıp, nokta-i istinat aradığı bir başka hâl… Rus esâretinden kurtulup, Van’a Horhor medresesine ziyarete gider. Fakat, vâ esefâ ki, Rus istilâsında Ermeniler hâneleri yakıp, harap etmişler. Dostlar ve ahbaplar ise kabirde… Kâinatın bu karanlık hâlinden bakın nasıl bir nazarla çıkar Bediüzzaman.

“O vakit cihat-ı sitte denilen altı cihete nazar gezdirdim, karanlıklı gördüm. O şiddet-i teessürden gelen gaflet bana dünyayı korkunç, boş, hâlî, başıma yıkılacak bir tarzda gösterdi. Ruhum ise, düşman vaziyetini alan hadsiz belalara karşı bir nokta-i istinad ararken; ve ruhta ebede kadar uzanan hadsiz arzuları tatmin edecek bir nokta-i istimdad taharri ederken ve o hadsiz firak ve iftiraktan ve tahrib ve vefattan gelen hüzün ve gama karşı teselli beklerken, birden Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın ‘Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ı tesbih eder. O’nun kudreti her şeye galiptir ve hikmeti her şeyi kuşatır. Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Dirilten de O’dur, öldüren de. O her şeye hakkıyla kadirdir.’9 âyetinin hakikati tecelli etti. O rikkatli, firkatli, dehşetli, hüzünlü hayalden beni kurtardı, gözümü açtırdı.

Baktım ki, meyvedar ağaçların başlarındaki meyveleri tebessüm eder bir tarzda bana bakıyorlar; bize de dikkat et, yalnız harabezâra bakıp durma diyorlardı.”

Tüm bunların yanında bir de mânevî seyahatleri vardı Bediüzzaman’ın. Tıpkı Ayetü’l- Kübra’da olduğu gibi…

Zira Ayetü’l-Kübra “Kâinattan Hâlık’ını soran bir seyyahın müşahedatıdır.”10

Göklerden başlar seyahate, fezayla devam eder. Yağmur, gök gürültüsü, şimşek ve buluta gider. Arza iner sonra. Her hâliyle müşahede eder. Denizleri, nehirleri, dağları, ağaçlar ve bitkileri, baharı tek tek gezer. Her birinde Cenâb-ı Hakkın sikke, turra ve hatemlerini görür. Gidip gördüğü her menzil imanını ziyâdeleştirir.

Yaratılan her bir mahlukûn zikrinden haberdardır böylece. Bu sebepten olsa gerek ki, hemen her mektubuna şu âyetle başlar: “Hiçbir şey yoktur ki O’nu övüp O’nu tesbih etmesin.”11

Bediüzzaman’ın iman nazarıyla bize gösterdiği bu kâinat işte böyle güzel nurlanır…

O hâlde biz de Lemaat’te yazdıklarını terennüm edelim.

“Vicdanda firdevslerin kapıları açılır, dünya olur bir cennet. İçinde ruhlarımız, eder pervaz u perdaz, olur şehbaz u şehnaz, yelpez namaz u niyaz.

Ey aziz yoldaşım! Şimdi Allah’a ısmarladık. Gel, beraber bir dua ederiz, sonra da buluşmak üzere ayrılırız…

Allah’ım ‘Bizi doğru yola ilet’12  Amin.”13

 

Dipnotlar:

1. Bediüzzaman Said Nursi/ Sözler

2.Bediüzzaman Said Nursi/ Mesnevi-i Nuriye

3.Bediüzzaman Said Nursi/ Tarihçe-i Hayat

4.Bediüzzaman Said Nursi/ Sözler

5.Bediüzzaman Said Nursi/ Sözler

6.Bediüzzaman Said Nursi/ Mektubat

7.Bediüzzaman Said Nursi/ Sözler

8.Age, syf: 1211

9.Hadid Sûresi: 1-2.

10.Bediüzzaman Said Nursi/ Lem’alar

11.İsra Sûresi: 44.

12.Fatiha Sûresi: 6.

13.Bediüzzaman Said Nursi/ Sözler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir