“Tabiatla bağımız koptukça, ruhsal problemler başlıyor.”

Tabiatın insan ruhuna neden ve nasıl iyi geldiğini, yeşile olan ihtiyacımızı ve bize nasıl şifa olduğunu ekoterapi uygulayıcısı Psikoterapist Esra Çelik Karabulut ile konuştuk.

Ekoterapi nedir?

Temelde ekoterapiyi psikolojinin alt disiplini olarak ifade edebiliriz. Tüm psikolojik kuramların insanı anlamaya dair belli önermeleri vardır. Ekopsikoloji de bize bunu söyler. İnsanoğlu tabiatla olan bağını kopardıkça, yanlış, sağlıksız bağlar kurdukça, ruhsal problemler baş gösteriyor. Bunun tedavisi ise yine tabiatla bağları arttırmakla olabiliyor.

Bu kabul ile yapılan tüm uygulamalara da ekoterapi deniyor. En geniş anlamda bu şekilde ifade edebiliriz.

Tüm psikolojik kuramlar insanı tek başına ele almaya, değerlendirmeye çalıştı. Kişinin kendi biyolojisi, duyguları, düşünceleri onun içinde değerlendirildi. Sonra insanın aslında psikososyal bir varlık olduğu ortaya çıktığında, bulunduğu sistemle değerlendirmenin, yani o kişinin etkileşim halinde olduğu insanlarla değerlendirmenin doğru olacağı görüldü. Hepimiz bir ailenin içine doğuyoruz. O aile ile olan temaslarımız, bizi biz yapan en temel yapılardan biridir. O yüzden insan içinde bulunduğu sistemle değerlendirilmeli.

Ekopsikoloji de 70’li yıllarda ortaya çıkıyor ve diyor ki; “Evet insan içinde bulunduğu sistemle değerlendirilmeli. Ama bu sadece insan olamaz. Çünkü biz tabiatın da içindeyiz. Her ne kadar bahçelerden, tarlalardan, ormanlardan uzaklaşıp binaların, arabaların içine, beton yığınlarının arasında hapsolmuş olursak olalım, bizim tabiatla milyonlarca yıllık derin bir ilişkimiz var. Bu anlamda insan tabiat ile olan bağı ve ilişkisi üzerinden değerlendirilmeli.”

Bu bahsettiklerimiz ülkemiz için çok yeni. Ama yurtdışında Amerika’da, Japonya’da, Avustralya’da bilimsel olarak çokça araştırmalar, bilimsel çalışmalar yapılmış.

Ekoterapi bize nasıl bir fayda sağlar?

Kişinin içinde bulunduğu stresi, farkında olsun ya da olmasın kesinlikle dengeliyor. Ya da biyolojik olarak tansiyon hastalarında, kalp ritim bozukluğu ya da başka hastalıkların iyileşme süreçlerinde ekoterapi uygulamalarının çok faydalı olduğu görülüyor. Mesela Avrupa’da yaygın bir şekilde orman anaokulları vardır. Çocuklar sabahtan öğretmenleri ile birlikte ormana giderler. Okulları ormandır. Tüm günlerini orada geçirirler. Türkiye’de de yavaş yavaş bu konu ile ilgili adımlar atılmaya başlandı. Çocuklar tabiat ile o kadar iç içe büyüyorlar ki. Bir düşünün şuanda, hayâl edin, gününüzün 8 saati tabiatta, ormanda geçiyor. Başka hiçbir araç yok, sadece tabiat var. Bu çocuklar üzerinde yapılan araştırmalar da var. Akademik başarıları artıyor, daha az hasta oluyorlar, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tanısı olan çocukların bile dikkat sürelerinde ciddi gelişmeler ortaya çıkıyor.

Mesela bir hastanenin, ameliyattan sonra taburcu olmak için bekleyen hastaları üzerinde yapılan çalışma var. Hastaların bazıları hastanenin beton duvarına bakan pencereyi, bazıları korunun olduğu yeşilliği görüyor. Yeşil alan gören hastaların daha çabuk iyileştiği gözlemleniyor. Biyolojik olarak bu kadar etkiliyken, ruhsal olarak nasıl etkili olabileceğini düşünün.

Depresyon hastalarıyla ilgili grup çalışmaları var mesela, ekoterapi çiftliği. Bahçede ekiyorsunuz biçiyorsunuz. Etrafınızdaki bitkilerle iletişime geçiyorsunuz. Çok hızlı ilerlemeler kaydediliyor. Az önce ifade ettiğim orman banyosu uygulamamızı da bir terapi olarak düşünün. Ormanda 1.5 km’lik bir alanı 3 saatte yürüyoruz. Yani inanılmaz yavaş. Bu süre zarfında katılımcılarımızdan bazı şeylere dikkatini vermelerini, incelemelerini bazen de yazmalarını istiyoruz. Kimi zaman bir ağaçla konuşup sohbet ediyorlar. Ya da suya bir şeyler söylüyorlar. Şimdi okuyanlara çok tuhaf geliyor olabilir. Özellikle bizim kültürümüzde maalesef erkek katılımcılar “Ne yani, bir ağaçla mı konuşacağım ben şimdi?” diyebiliyorlar. Ama oraya geldiklerinde orman, tabiat onları öyle bir sarıp sarmalıyor ki, bunu müthiş bir gönüllülükle yapıyorlar. Bu esnada kendilerine, hayatlarına, işlerine, düşüncelerine dair inanılmaz farkındalık ile ormandan ayrılıyorlar.

Peki biz nasıl oldu da bu muhteşem tabiattan koptuk?

Şunları söyleyenler var; insanoğlu avcı ve toplayıcılığı bıraktı, tabiattan koptu. Ya da sanayi devrimiyle tarımdan, bağdan, bahçeden koptu. Hepsine katılıyorum. Hepsi adım adım tabiattan kopmamıza sebep olan etkili faktörler oldu. Ama biz ortasını bulamadık. Hem modern hayatı kurup, hem de bunu doğal yolla, tabiatın bir parçası kalarak beceremedik. Halbuki inancımızda, değerlerimizde insan olmak ne kadar hassas bir durum. Bir taşa, ota, hayvana aynı saygıyı ve duyarlılığı göstermek var. Ekopsikoloji buna ‘ekolojik benlik’ diyor. Ekolojik benliğimizin gelişmesi de işte çok küçük yaşlardan itibaren bu biçimde yaşayarak oluyor.

Doğa Terapi Evi

Biz eşim Psk. Ümit Karabulut ile Doğa Terapi Evi’ni kurduk. Onunla birlikte yürütüyoruz, bütün çalışmalarda birlikteyiz. Gölcük Kocaeli’nin Nüzhetiye köyündeyiz. Köyümüzde şelalemiz, yürüyüş parkurumuz var. Bizim kurduğumuz Doğa Terapi Evi ise 2.5 dönümlük bir arazi içerisinde. Hem yetişkinler, hem çocuklar için alanlarımız, uygulama bahçemiz var. Burada çocukları küçük yaşlardan itibaren, tabiat ile iç içe yetiştirelim, tabiat ile buluşturalım ve ekoterapi uygulamaları yapalım, ruh sağlıklarını destekleyelim istiyoruz. ‘Çocuklar henüz daha körpecikken, ekolojik bir biçimde nasıl gelişir, en temel yapı taşı olarak tabiata duyarlılık ve tabiatla eş olma durumunu nasıl oluşturabiliriz?’ bunun peşindeyiz. Bununla ilgili öğretmen eğitimleri veriyoruz, ebeveynlere seminerler, atölyeler düzenliyoruz. Çocuklar için de çalışmalarımız var.

Şehir detoksu diye bir kavram var. Bunu biraz açabilir miyiz?

İnsanlar bu kavramı duydukları zaman, gerçekten eski bir dostu görmüş gibi tepki veriyorlar. O zaman bir kez daha toplum sağlığı açısından doğru bir iş yaptığımızı anlıyoruz. Bizim katılımcılarımız çoğunlukla İstanbul ve çevre illerden oluyor. Ama en fazla İstanbul’dan talep alıyoruz. İstanbul’un oluşturduğu şehir yükü, ruhlarda oluşturduğu ağırlık Türkiye’deki birçok şehre göre çok fazla. Programlı yaşamak, saati kovalamak, dakikaları saymak ve daha o kadar çok uyaran var ki etrafta… Ve bunlara karşın bir o kadar da az yeşil… Bunlar bize inanılmaz bir yük oluşturuyor, kendimizle olan bağımızı koparıyor. Arabaya, otobüs saatlerine daha çok bağlıyız. Randevu saatlerimizle, kıyafet dolabımızla, alışveriş merkezi ile daha çok ilişkiliyiz… Bunların hepsine kendimizle olan bağımızdan neredeyse daha çok bağlıyız! Kendimizle olan bağımızın artması için, zaman zaman sadece kendimizle buluştuğumuz anlara ihtiyacımız var. Şehir detoksu da bunun için aslında. Bizim şehir detoksumuz şöyle oluyor; köyümüzdeki şelalenin yanı başında sabah kahvaltımızı yapıyoruz. Bu esnada ekoterapi, orman banyosu, şehirde detoksu bunlarla ilgili söyleşimizi gerçekleştiriyoruz. Sonra orman banyosu yapmak üzere ormana gidiyoruz. Bu esnada telefon, makyaj, güneş gözlüğü, şapka, parfüm, sigara içmek ve kendi aramızda konuşmak yok. Tamamen, mümkün olduğunca en yalın halimizle orada olmaya çalışıyoruz. Tabiat ile baş başayız. Şimdi biz bir ağaç ile konuştuğumuzda, ağaç da dile gelip bize bir şey söylemiyor. O halde ondan duyduğumuz şeyler içimizde var olan şeyler. Aslında bazen duymak istediğimiz, bazen duymayı reddettiğimiz, kendimize bile itiraf edemeyeceğiniz şeyler ya da belki sadece sohbet, yargılanmaksızın dinlenme ihtiyacımızı karşılayan bir konuşma olabilir bu.

Orada çamura dokunmak, oynamak, ondan bir eser ortaya koymak bizim için anlamlı. Bu yusyuvarlak top gibi bir şey de olabilir ya da dağınık bir çamur parçası olabilir. Hiç önemli değil. Onun bizim ruhumuzda var olan duyguya, düşünceye, probleme dair bir şeyler söylüyor olması bizim için önemli. Hep birlikte bu anlamları bulmaya çalışıyoruz. Bunun aracılığıyla kendimizle buluşmaya çalışıyoruz aslında. Hiçbir uygulamada ‘Hadi katılımcılarımız bunu yapsın’ gibi bir şey yok. Ormanın kendisi terapist. Biz sadece o terapistin liderliğini, yol göstericiliğini, o kabul edici tavrını katılımcılarımıza hatırlatan kişiyiz.

Peki ekoterapiyi kendi kendimize, kendi şartlarımıza gerçekleştirebilir miyiz?

Aslında bizim esas hedefimiz bu. Yukarıda demiştik ya çocukların ekolojik benlik geliştirmelerini istiyoruz. Bu olduğunda, kişiler yetişkin yaşına ya da ergenliğe geldiklerinde duygusal olarak bir problem yaşadıklarında, stres yüklü oldukları zamanlarda, koşa koşa bir psikoterapiste gitmek ya da kendini kötü alışkanlıklara bırakmak, teknoloji ile kendini uyuşturmak yerine ‘benim ormanda yürümeye, hayvana, bitkiye dokunma ihtiyacım var’ diyebilecek farkındalığa ulaşacak.

Bizim annemiz babamız toprakta büyüdü. Şimdi de herkes yavaş yavaş toprağa dönüyor. Çünkü özümüz bu. Arada topraktan kopuk geçen en az 100 yıl var. Ama insanlık tarihine baktığımızda kaba tabiri ile bu devede kulak bir zaman dilimi. O yüzden biz umut doluyuz. Bu kadar yıldır bizim atalarımız böyle yaşıyordu, ekiyordu, biçiyordu, topraktan çömlek çeviriyordu. Kâinata dair hiçbir şeyi zayi etmiyor, zarar vermiyordu. Zevk için bir diğerinin canına kıymıyordu. Tabiat ile bir bütündü, parçasıydı. ‘Hayvan kulağını büktü, havada şöyle bir esinti var, o zaman şöyle olacak’ diyorlardı ve öyle oluyordu. O kadar tabiatın bir parçasıydılar. O yüzden bu kendi kendimize yapabileceğimiz bir şey. Siz ormana yürüyüşe çıkın. Çıkmadan önce biz sizin stres durumunuzu ölçelim. Ormanda bir saat yürüyün. Dönünce tekrar ölçeği uygulayalım. Kesinlikle stresinizde azalma görülecek. Evet orada bir terapistin, ekoterapistin dokunuşu olmak zorunda. Bu bir miktar olmalı da zaten. Ama ekoterapinin bir de psikoloji boyutu var. Size genel olarak stres oluşturan durumları keşfetmek, buna dair cevaplar bulmak, tabiat ile temasınızda bunu nasıl engelleyebileceğinizi keşfetmek, öğrenmek, pratik etmek, halihazırdaki hayatınıza adaptasyonunu sağlamak, bunlar uzman eşliğinde olabilecek bir şey. Bu Japonya’da Amerika’da bir süredir ‘kendine yardım yöntemi’ olarak kullanılıyor. İnsanlar bir süre psikoterapist eşliğinde orman banyosu yapıyorlar ve bu süreçte bunu kendi başlarına nasıl yapacaklarını öğreniyorlar. Sonra da, ya düzenli olarak ya da ihtiyaç hissettikçe bunu gerçekleştiriyorlar. Biz insanlar geldiğinde muhakkak bunu anlatıyoruz. “Siz de kendi başınıza, kendi hayatınızda, bizim burada yaptığımız uygulamayı, şu şekilde gerçekleştirebilirsiniz, çocuğunuza bu şekilde öğretebilirsiniz.” Mümkün olduğunca bunu bizim dışımızda da insanların hayatlarına taşıyabilmeleri için tavsiyelerde bulunmaya çalışıyoruz.

Son cümlelerinizi alabilir miyiz?

Şehir yaşamında kendimizle buluşma noktası bulmak çok zor oluyor. Hepimiz koşturmanın içindeyiz. Sabah koştura koştura evden ayrılıyoruz, ailedeki herkes başka bir yere gidiyor. Tüm gün canhıraş çalışıyoruz. Çalışma sistemimiz de kendimizi dinleyebileceğiniz bir şekilde değil. Eve dönerken, “Evde bir program var mıydı, çocuk için yapmam gereken bir şey, yemek var mıydı?” sorularıyla boğuşuyoruz. Eşimle vakit geçirmek istiyorum ama bu sefer tekrar koşturma başlıyor. Hiç durak yok. Okuyucularımız dönüp baktıklarında, en son hiç kimse olmadan, hiçbir ses, uyaran olmadan, hiçbir şey okumadan, seyretmeden sadece ve sadece kendileri ile baş başa kalıp, kendileri ile buluştukları bir an ne zamandı acaba? Bu anlamda bizim programlarımız kendiniz ile buluşmak için bir durak. 3 saatlik bir orman banyosu ya da tüm günlük bir şehir detoksu muhakkak birçok alanda faydalı. Biz iyi bir niyetle yola çıktık. Eşim psikolog, ben psikolojik danışmanım. İkimizin de aldığı eğitimler var. Türkiye’de bunun doğru bir şekilde yaygınlaşmasını istiyoruz. Ruh sağlığı alanından meslektaş buluşmaları da yapıyoruz. Stajyer öğrencilerimizin deneyimlemesini sağlıyoruz. Bu anlamda bilimsel olarak ekoterapi Türkiye’de yaygınlaşsın ve insanlarımız faydalansın istiyoruz. Japonya’da, Avustralya’da, Amerika’da uygulanabiliyorsa Türkiye’de neden olmasın? Ülkemizin tabiatı, insanı harika. Emin olun bu bahsettiğimiz ülkelerin insanları da henüz koptu doğadan. Çok olmadı. Çocukken senin köyün neresi? diye sorardık. Şimdi o köy ile buluşma vakti. Bu anlamda insanların ilgi göstermesi ve hayatlarına dahil etmek için bizimle buluşuyor olmasından çok mutluluk duyuyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir