Bir selâm-ı İlâhî

Birinci Sual: Teşehhüdün mübarek kelimâtı, Mi­raç gecesinde Cenâb-ı Hak ile Resulünün bir mükâ­lemeleri olduğu halde, namazda okunmasının hik­meti nedir?

Elcevap: Her mü’minin namazı, onun bir nevi mi­racı hükmündedir. Ve o huzura lâyık olan kelimeler ise Mirac-ı Ekber-i Muhammed Aleyhissalâtü Ves­selâmda söylenen sözlerdir. Onları zikretmekle o kudsî sohbet tahattur edilir. O tahatturla o müba­rek kelimelerin mânâları cüz’iyetten külliyete çıkar ve o kudsî ve ihâtalı mânâlar tasavvur edilir veya edilebilir. Ve o tasavvur ile kıymeti ve nuru teâlî edip genişlenir.

Meselâ: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o gecede Cenâb-ı Hakka karşı selâm yerinde –Etta­hıyyâtü– demiş. Yani, “Bütün zîhayatların, hayatla­rıyla gösterdikleri tesbihat-ı hayatiye ve Sânilerine takdim ettikleri fıtrî hediyeler, ey Rabbim, sana mahsustur. Ben dahi bütün onları tasavvurumla ve imanımla sana takdim ediyorum.”

Evet, nasıl ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Ves­selâm –Ettahıyyâtü– kelimesiyle bütün zîhayatın ibâdât-ı fıtrîyelerini niyet edip takdim ediyor. Öyle de, tahiyyatın hülâsası olan –Elmübarekatü– ke­limesiyle de, bütün medar-ı bereket ve tebrik ve bârekâllah dediren ve mübarek denilen ve hayatın ve zîhayatın hülâsası olan mahlûklar, hususan to­humların ve çekirdeklerin, danelerin, yumurtaların fıtrî mübarekiyetlerini ve bereketlerini ve ubudi­yetlerini temsil ederek, o geniş mânâ ile söylüyor.

Ve mübarekâtın hülâsası olan –Essalevâtü- ke­limesiyle de, zîhayatın hülâsası olan bütün zîru­hun ibâdât-ı mahsusalarını tasavvur edip dergâh-ı İlâhîye o ihâtalı mânasıyla arz ediyor.

Ve –Vettayyibât– kelimesiyle de, zîruhun hülâ­saları olan kâmil insanların ve melâike-i mukarrebî­nin, salâvatın hülâsası olan –Tayyibat- ile nuranî ve yüksek ibadetlerini irade ederek Mâ’buduna tahsis ve takdim eder.

Hem nasıl ki o gecede Cenâb-ı Hak tarafından –Esselâmü aleyke eyyühen-Nebiyyü– demesi, istik­bâlde yüzer milyon insanların her biri, her gün, hiç ol­mazsa on defa –Esselâmü aleyke eyyühen– Nebiy­yü demelerini âmirâne iş’ar eder ve o selâm-ı İlâhî, o kelimeye geniş bir nur ve yüksek bir mânâ verir. Öyle de, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın, o selâma mukabil –Esselâmü aleynâ ve alâ ibâdillâ­his-sâlihîn– demesi istikbalde muazzam ümmeti ve ümmetinin salihleri, selâm-ı İlâhîyi temsil eden İslâ­miyet’e mazhar olmasını ve İslâmiyet’in umumî bir şiarı olan mü’minler ortasındaki –Esselâmü aleyke vealeykesselamu– umum ümmet demesini râciyâ­ne, dâîyâne Halıkından istediğini ifade ve ihtar eder.

Ve o sohbette hissedâr olan Hazret-i Cebrail Aleyhisselâm, emr-i İlâhî ile o gece –Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Rasûlühü– demesi bütün ümmet kıyamete kadar böyle şehadet edeceğini ve böyle diyeceklerini mü­beşşirâne haber verir. Ve bu mükâleme-i kudsiyeyi tahattur ile kelimelerin mânâları parlar, genişlenir.

(Bediüzzaman Said Nursî, Şualar)

“Binler selâm sana Ya Resulallah!” demeye bir arzuyu içimde coşar buldum. Güya bütün ins ve cinnin adedince selâm ediyorum, yani sana tecdid-i biat, memuriyetini kabul ve getirdiğin kanunlarına itaat ve evamirine teslim ve taarruzumuzdan selâ­met bulacağını selâm ile ifade edip; benim dünya­mın eczaları, zîşuur mahlukları olan umum cinn ve insi konuşturup, herbirerlerinin namına bir selâmı, mezkûr manalarla takdim ettim. Hem o getirdiği nur ve hediye ile, benim bu dünyamı tenvir ettiği gibi, herkesin bu dünyadaki dünyalarını tenvir edi­yor, nimetlendiriyor diye, o hediyesine şâkirane bir mukabele nev’inden “Binler salavat sana insin!” dedim. Yani senin bu iyiliğine karşı biz mukabele edemiyoruz, belki Hâlık’ımızın hazine-i rahmetin­den gelen ve semavat ehlinin adedince rahmetler sana gelmesini niyaz ile şükranımızı izhar ediyoruz, manasını hayalen hissettim.

(Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar)

Nasıl ki buradan Isparta’daki kardeşlerimize selâm gönderip muarefe, muhabere ile sohbet edi­yoruz; aynen öyle de: Hâfız Ali’nin tavattun ettiği âlem-i berzah; nazarımda Isparta, Kastamonu gibi olmuş. Hattâ bu gece, mesmuata göre buradan bi­risi oraya gönderilmiş. On defadan ziyade teessüf ettim. Ne için Hâfız Ali’ye onunla selâm gönder­medim. Sonra ihtar edildi ki: Selâm göndermek için vasıtalara ihtiyaç yok; kuvvetli rabıtası telefon gi­bidir, hem o gelir alır. O büyük şehid, Denizli’yi bana sevdiriyor, daha buradan gitmek istemiyorum. O ve Mehmed Zühdü ve Hâfız Mehmed, hayatlarında gördükleri vazife-i imaniye ve Nuriyeye devam edi­yorlar. Onlar pek yakından temaşa ediyorlar, belki de yardım ediyorlar. Evliya-i azîmenin dairesinde kıymetli hizmet noktasında mevki almalarından, ben de o ikisinin Hâfız Mehmed’le beraber isimle­rini silsilemde aktabların isimleri yanında yâdedip hediyelerimi bağışlıyorum.

(Bediüzzaman Said Nursî, Şualar)

Üstad’ın masum çocuklarla sohbet ve muhave­resi ise; çok ibretli ve saadetlidir. Emirdağı ve civarı köylerinde, yanına gelen masumlara, büyükler gibi ehemmiyet verip, kalben onlara müteveccih olurdu. “Evlâdlarım! Siz masumsunuz, daha günahınız yok­tur. Ben çok hastayım, bana dua ediniz, sizin duanız makbuldür. Ben sizi manevî evlâdlarım ve talebe­lerim olarak duama dâhil ettim.” derdi. O çocuk­lar, gözlerinden akan muhabbet nurlarıyla Üstad’ı selâmlarlar; Üstad, gafil büyüklerden ziyade, onlara samimî ve ciddî selâm ederdi. Ve “Bunlar istikbalin Nur talebeleridir. Bana olan bu alâka ve teveccühle­rinin sebebi ise: Masum ruhları hissediyor ki; Risa­le-i Nur, onların imdadına gelmiş. Ben de o Nur’un bir tercümanı olmam hasebiyle, gayr-ı ihtiyarî bu fe­dakârane muhabbet ve alâkayı gösteriyorlar.” derdi.

(Bediüzzaman Said Nursî, Tarihçe-i Hayat)

Lugatçe:

Tahiyye: Selâmlar, dualar, hediyeler.

Tayyibât: Temiz olan şeyler. İyi ve güzel işler, hareketler, ibadetler.

Râciyâne: Rica ederek, yalvararak.

Dâîyâne: Dua ederek, isteyerek.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir