Ne demek empatiyle bakabilmek/empatik olabilmek?

Empati duygusunun, üzerine bunca kelam edi­lecek kadar değerli bir şey olduğunu daha öncele­ri ben de bilmiyordum. Bence ben gayet empatik bir insandım ve empati de çok kolay bir şey idi: kendini başkasının yerine koymak. Ne zamanki anne oldum, evladıma karşı şefkatle, empatiyle yaklaşmaya dair bir gayret benimsedim; o zaman anladım ki empatik yaklaşım öyle bir gözlük imiş meğer bir kere takıldı mı artık herkese, her şeye o gözle bakılıyor. Onu bir hayat felsefesi edinince an­cak gerçekten empati sahibi bir insan olunabiliyor. Nasıl ki annelik şefkati, sadece kendi yavrusuna değil bütün yavrulara karşı merhameti gerektirir. Öyle de anne olduktan ve empatiyi kullanmaya başladıktan sonra sadece bebeğime karşı değil herkese, başta annelere karşı daha empatik yak­laşmaya başladım. Ve önceleri ne kadar iyi niyetli de olsam bazı söz ve davranışlarımın anneleri na­sıl etkileyebileceğini düşünüp, öngörüp kendime çeki düzen vermeye karar verdim. Bu yazıda size kendi empatik düşünme çabalarımdan bahsedece­ğim biraz. Amacım, öncelikle taze bir anne olarak benimle aynı psikolojik süreçlerden geçen, geçmiş veya geçecek olan hemcinslerime bir parça da olsa anlaşıldıklarını hissettirmek. Bir de bu yazıyı oku­yan diğer insanlara -bu durumun içine girmesi bi­yolojik olarak imkansız olan erkeklere, henüz anne olmamış kadınlara ve çoktan anne olmuş tecrübeli ama o ruh halini unutmuş veya yardım etme isteği baskın gelen kadınlara- bu duruma dair bir farkın­dalık vermek. Zira millet olarak çok alışkın olduğu­muz ancak empatik olmayan bazı tavırlarımız bu kadınları çok yaralıyor. Bu yüzden farkındalığımızı bir parça artırmak bize çok iyi ge­lecek kanısındayım.

Anne olmadan öncesine de temas etmek istiyorum aslında. Önceden arkadaşlarıma sormak­tan çekinmediğim bir soruydu: Var mı bir şeyler? Farklı versiyon­ları da mevcut: “Çocuk düşünmüyor musunuz?” ya da “Yeğen sevmeyecek miyiz?” gibi. Ne zaman ki anne oldum, empati duygum gelişti, bu soruyu sormaya çekinmeye başladım. Acaba soruyu sor­duğum insana ne hissettirecektim? Belki eşiyle problemler yaşıyordu. Evlilikleri oturmamıştı ki bir çocuğun sorumluluğunu almaya hazır hisset­sin kendini. Belki o istiyor ama eşi henüz istemi­yordu. Belki ikisi de çok istiyor fakat Cenab-ı Hak henüz nasip etmiyordu. Alacağım cevap ne olursa olsun diyeceğim şey, “Allah hayırlısını versin.” de­mek olmayacak mıydı? O zaman insanların yara­sını deşmenin âlemi neydi? Duamı herhalukarda edebilirdim o kişi için. Hepsi bir kenara; bu aslında çok mahrem bir konu idi. O yüzden en yakın, en samimi arkadaşlarıma karşı bile bu soruyu iletişim kutumdan yok ettim. İnsanlarla iletişim kurmak, onlarla ilgilendiğimi göstermek için böyle mahrem bir konudan gereksizce söz açmamalıydım.

Bir diğer konu esasında öğrencilik yıllarımday­ken aklıma takılmıştı. Psikoloji bilimi, insanın duy­gularla doğmadığını, duyguların sonradan öğrenil­diğini ortaya koymuş. Ve kaygı bizim anne yoluyla çok erken, hatta ilk öğrendiğimiz duygulardan bi­riymiş. Yeni doğum yapmış bir annenin en temel kaygısı da “Sütüm yetiyor mu, bebeğimi besleye­biliyor muyum?” endişesi. Bu bilgiyi öğrendiğimde bu kaygının kaynağını sorgulamıştım zira insanı Yaratan, onun rızkını kan ve fışkı ortasından bü­yük bir rahmet eseri olarak gönderiyorken bu en­dişe nedendi? Hem hayvanlarda sütün yetmemesi gibi bir durum da gözlenmiyordu. Üstelik aynı bi­lim biyolojik olarak annenin evladını, hatta çoğul doğumlarda bile evlatlarını besleyecek yeterli sütü üretebileceğini de ispatlamıştı. Gerçek bu iken bazı kadınların sütünün yetmemesi durumu ne­reden çıkıyordu peki? Anneliğe hazırlık sürecinde aldığım eğitimler ve yaptığım okumalarda bu so­runun cevabı karşıma çıkmıştı. Sütün az gelmesi­nin iki sebebi var. Birisi fizyolojik; yanlış emzirme şekli. Bu durum emzirmenin ve süt üretiminin ka­litesini çok ciddi etkiliyor. Diğer neden ise psikolo­jik; stres! Daha açık ifade etmek gerekirse; “Sütün yetiyor mu? Emiyor mu? Doyuyor mu? Hep mi me­mede, demek doymuyor. Bu çocuk aç. Mama sen ver buna. Zayıf ya bu.” Öylesine ne konuştuğumu bilmeden ne büyük kötülük yapıyormuşum, bunu anne olunca anladım. Oysa bunlar etrafımda çok duyduğum, normal gördüğüm konuşmalardı. Be­bek ziyaretine gittiğimde başka ne konuşabilir, il­gilendiğimi nasıl gösterebilirdim ki? Halbuki anne olduktan, bu konuları öğrendikten sonra anladım ki ne kadar iyi niyetli bile olsa bu ifadeler annede zaten muhtemel kaygıyı artırdığı için stres hor­monunun salgılanmasına sebep oluyor ve o stres hormonu da süt üretiminde başı çeken iki değerli hormondan biri olan oksitosin hormonunu baskılı­yordu. Düşüncesizce yaklaşımım yüzünden tek bir annenin bile stresini azıcık artırmış olmanın ver­diği vicdan yüküyle baş başa kalınca, bundan son­ra bu soruları da iletişim kurma çabama alet edip taze bir anneyi incitmeyeceğime dair kendime söz verdim.

Çok mu hareketli bu çocuk? Yemek yiyor mu? Babasına mı benziyor? Hep mi kucağında? Daha ne zamana kadar seninle uyuyacak? Okula gi­derken de ağlıyor mu? Hâlâ mı bez bağlıyor? Hep böyle inat mı? vesaire vesaire. Dilimin ucuna gele­cekken tutuyor ve kendime şu soruyu soruyorum: Bunu bilmemin bana ne faydası var? Dahası, kar­şımdakine ne faydası olacak? Anlatmak ona iyi mi gelecek yoksa aynı sorulara defalarca kezdir aynı cevapları verdiği için başka duygular mı tetiklene­cek? Hem ne lüzumu var? Ama belki bir yardımım olur. O zaman da şunu hatırlatıyorum kendime: Karşımdaki bir anne, evladını benden daha çok sever, daha iyi düşünür -tıpkı benim evladımı dü­şündüğüm gibi. Eğer gerçekten bir şeylerin yanlış gittiğini ya da yardıma ihtiyacı olduğunu gözlem­lemişsem, düşünüyorsam -ki gerek mizaç olarak gerekse meslek itibariyle insanlara yardım etmek konusunda çok motive bir kişiyim- basitçe şunu söylüyorum.

“Herhangi bir şeye ihtiyacın var mı? Bir sıkıntın var mı? Kendini nasıl hissediyorsun? Herhangi bir konuda aklına takılan bir şey olursa çekinmeden bana sorabilirsin. Seninle tecrübelerimi seve seve paylaşırım.”

Ben bir kapı açmış oluyorum. Eğer düşündü­ğüm gibi karşımdaki yardıma ihtiyaç duyuyorsa ya o an ya da daha sonra o kapıyı çalıp fikrime başvuruyor zaten. Hem ben o insanı gereksiz yere kaygılandırmıyorum, hem de kendi talep ettiği için fikirlerim daha önemsenmiş ve tesirli şekilde ka­bul görüyor. Aksi halde ben ne kadar doğru bilsem ve söylesem de konuşmuş olmak için konuşaca­ğım ve o da dinlemiş olmak için, ayıp olmasın diye dinleyecek ama hiçbir şey almayacak.

Sizce de öyle değil mi?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir