DUANIN EHEMMİYETİ

“İ’lem eyyühe’l-aziz! Acz, nidânın mâdenidir. İhtiyaç duanın menbaıdır”  diyor Bediüzzaman Said Nursi.

İnsan aciz ve ihtiyaçlarla âlüde. Bu hâlette insanın yöneldiği cihet ise dua. İnsanın ettiği duanın mahiyetini tam öğrenebilmesi için bazı soruların cevabını bulması gerekir.

İnsanın asıl vazifesi nedir? Cenab-ı Hak, insanı niçin yaratmıştır?

Bu iki sorunun cevabı, duanın ehemmiyetindeki önemli nokta olan ‘kulluk bilincine’ erişmemize nasıl vesile olduğunu, tefekkür etmemizi sağlamak cihetiyle giriş mahiyetindedir. İnsanın asıl vazifesini Bediüzzaman şu şekilde açıklıyor: “İnsan bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir.  Demek ki insanın vazife-i fıtriyesi; taallümle tekemmüldür, dua ile ubudiyettir. Yani ‘Kimin merhametiyle böyle hakîmane idare olunuyorum? Kimin keremiyle böyle müşfikane terbiye olunuyorum? Nasıl birisinin lütuflarıyla böyle nâzeninane besleniyorum ve idare ediliyorum?’ bilmektir. Ve binden ancak birisine eli yetişemediği hâcatına dair Kādıyü’l-Hâcat’a lisan-ı acz ve fakr ile yalvarmaktır ve istemek ve dua etmektir. Yani aczin ve fakrın cenahlarıyla makam-ı a’lâ-yı ubudiyete uçmaktır.”1

“Cenab-ı Hak insanı niçin yaratmıştır?” sorusunun cevabını ise Lem’alar’da buluyoruz: “Cenâb-ı Hak, hadsiz kudret ve nihayetsiz rahmetini göstermek için, insanda hadsiz bir acz, nihayetsiz bir fakr derc eylemiştir.”

Bediüzzaman,  insanın mahiyetini şöyle izah ediyor: “Fâtır-ı Hakîm, insanın mahiyet-i mâneviyesinde nihayetsiz azîm bir acz ve hadsiz cesîm bir fakr derc etmiştir tâ ki, kudreti nihayetsiz bir Kadîr-i Rahîm ve gınâsı nihayetsiz bir Ganiyy-i Kerîm bir Zâtın hadsiz tecelliyâtına cami’ geniş bir âyine olsun.”

“Ey nefis, birkaç Sözde kat’î ispat etmişiz ki, asıl mahiyetin kusur, naks, fakr, aczden yoğrulmuştur ki; zulmet, karanlığın derecesi nisbetinde nurun parlaklığını gösterdiği gibi, zıddiyet itibarıyla sen onlarla Fâtır-ı  Zülcelâlin kemâl, cemâl, kudret ve rahmetine âyinedarlık ediyorsun.”

Demek insanı Allah’ın katında ehemmiyetli kılan Cenab- Hakkın rububiyetine, isimlerine ve sıfatlarına âyinedarlık etmesidir.

İnsanın âyinedarlık ciheti ve de bunun duayla alâkadarlığı ise şu şekilde izah ediliyor:  “İnsan, üç cihetle esmâ-i İlâhiyeye bir âyinedir. Birinci vecih: Gecede zulümat nasıl nuru gösterir. Öyle de, insan, zaaf ve acziyle, fakr ve hâcâtıyla, naks ve kusuruyla bir Kadîr-i Zülcelâlin kudretini, kuvvetini, gınâsını, rahmetini bildiriyor ve hâkezâ, pek çok evsâf-ı İlâhiyeye bu suretle âyinedarlık ediyor. Hattâ hadsiz aczinde ve nihayetsiz zaafında, hadsiz a’dasına karşı (İnsanın düşmanı sınırsızdır: Hurdebini mikroptan taundan tufandan zelzeleye kadar) bir nokta-i istinad aramakla, vicdan daima Vâcibü’l-Vücuda bakar. Hem nihayetsiz fakrında, nihayetsiz hâcâtı içinde, nihayetsiz maksatlara karşı bir nokta-i istimdad aramaya mecbur olduğundan, vicdan daima o noktadan bir Ganiyy-i Rahîmin dergâhına dayanır, dua ile el açar.”2

İşte insan ilimle imanî şuurla mahiyetindeki acz ve fakrını kusur ve noksanını derk eder ve dua ile dergâh-ı İlâhiyeye iltica edip kulluk vazifesini yerine getirerek tekemmül eder.

İman, duayı bir vesile-i kat’iye olarak iktiza ettiği ve fıtrat-ı insaniye onu şiddetle istediği gibi, Cenâb-ı Hak dahi, ‘Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?’ meâlinde Furkan Sûresi 77. Ayet-i Kerime’de ferman ediyor. Hem Mü’min Sûresi 60. Ayetinde ‘Bana dua edin size cevap vereyim’   buyurur.” Ayetin devamında ‘Bana ibadeti (yani dua etmeyi) kibirlerine yediremeyenler zelil ve rezil olarak  Cehenneme gidecekler’ buyuruluyor.

 

Duada külliyet kesbetmek

“Dua bir sırr-ı azîm-i ubûdiyettir. Belki ubûdiyetin ruhu hükmündedir.” Cismaniyat ruh ile hayat sahibi olduğu gibi, kulluk bilincimizi her daim lisan-ı kal ve hâlimizle ilan etmekteki vesilemiz de duadır. Acz fakr kanatlarıyla kul olduğumuz bilincine varıp, dergâh-ı İlâhîyeye bizi iltica ettirmesi hasebiyle duanın tesiri azîmdir. Hususan dua külliyet kesb ederek devam etse, netice vermesi galiptir, belki daimîdir. Duanın külliyet kesb etmesini 4 vecihle izah edebiliriz.

“Duanın külliyet kesbetmesinin bir vechi şudur: İşte, ey âciz insan ve ey fakir beşer! Dua gibi hazine-i rahmetin anahtarı ve tükenmez bir kuvvetin medârı olan bir vesileyi elden bırakma. Ona yapış, âlâ-yı illiyyîn-i insaniyete çık, Bir sultan gibi bütün kâinatın dualarını kendi duan içine al, bir abd-i küllî ve bir vekil-i umumî gibi “Ancak Senden yardım dileriz.” (Fâtiha Sûresi, 5.) de, kâinatın güzel bir takvimi ol.”

Duanın külliyet manasını; Kur’an’da, hadislerde geçen tesirli, tecrübe edilmiş dualar olarak da anlayabiliriz. Hatta büyük evliyaların yapmış oldukları dualardan da anlayabiliriz. Çünkü bir insanın gayesi, niyeti, kabiliyeti, arzusu; cüz’i, sınırlı, hudutlu olabilir. O nisbette arzularını Cenab-ı Hakka takdim eder. Fakat; Kur’an’da Cenab-ı Hakkın bize bildirdiği ve bir kısım peygamberlerin necatına vesile olan dualar ilm-i muhitten geldiği için elbette daha küllîdir. Aynen onun gibi Üstad-ı Ezelisinden ders alıp sonra ders veren Peygamber Efendimizin (asm) bize tavsiye etmiş olduğu dualar daha küllî olacaktır.

Biz de bahsettiğimiz: “Ey kalpleri döndüren. Kalbimi dinin ve taatin üzerine sabit kıl”, “Ya Rabbi. İlmimi Tevfik ve hidayetimi fazlalaştır”, “Ey Rabbim Mü’minleri bağışla esirge. Sen acıyanların en hayırlısısın”3 gibi duaları Cenab-ı Hakkın dergâhına arz ederek duada külliyet kesbedebiliriz.

Külliyetin bir başka manası da şudur: İnsan, kendisine verilen maddî ve manevî bütün cihazlarını, yaratılış gayelerine uygun şekilde kullanmakla küllî bir ubudiyet yapmış olur. Küllî ubudiyet yapabilen kişilerin duaları da bu külliyetten nasiplenirler. Ki bunun en güzel örneği yine Peygamber Efendimizdir (asm).

Duada niyet

Duada niyet nasıl olmalıdır sorusunun cevabını Sözler ve Mesnevi-i Nuriye’ de buluyoruz:

“Dua bir sırr-ı azîm-i ubûdiyettir.Ubûdiyet ise, semerâtı uhreviyedir. Dünyevî maksatlar ise, o nevi dua ve ibadetin vakitleridir. O maksatlar, gayeleri değil.”

“Ubudiyetin dâîsi emr-i İlâhî ve neticesi rıza-yı Haktır. Semerâtı ve fevâidi uhreviyedir. Fakat ille-i gaiye olmamak, hem kasten istenilmemek şartıyla, dünyaya ait faydalar ve kendi-kendine terettüp eden ve istenilmeyerek verilen semereler, ubudiyete münâfi olmaz. Belki-zayıflar için müşevvik ve müreccih hükmüne geçerler.”

İnsanın mahiyetinde ruh ve kalp gibi latifelerin dışında heva ve nefis gibi süfli cihazlar da vardır. Ruh ve kalp: ancak Allah’ın rızasına teslim olup, O’nun ile mutmain olurlar. (Kalpler ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur)4

Batın-ı kalp ayine-i Sameddir. Heva ve nefis ancak maddî menfaatler ile aldanıp ona teslim olurlar. Ruh ve kalp ihlas ile beslenirken nefis ve heva maddî manevî faydalarla beslenip teşvik olurlar. İşte dua ve virdlerdeki maddî manevî faydalar heva ve nefsi teşvikle tatmin içindir.

“Eğer o dünyaya ait faydalar ve menfaatler o ubudiyete, o virde veya o zikre illet veya illetin bir cüz’ü olsa, o ubudiyeti kısmen iptal eder. Belki o hâsiyetli virdi akîm bırakır, netice vermez.

İşte bu sırrı anlamayanlar, meselâ yüz hâsiyeti ve faydası bulunan Evrâd-ı Kudsiye-i Şâh-ı Nakşibendîyi veya bin hâsiyeti bulunan Cevşenü’l-Kebîr’i, o faydaların bazılarını maksud-u bizzat niyet ederek okuyorlar. O faydaları göremiyorlar ve göremeyecekler ve görmeye de hakları yoktur. Çünkü o faydalar, o evradların illeti olamaz ve ondan, onlar kasten ve bizzat istenilmeyecek. Çünkü-onlar fazlî bir surette, o hâlis virde talepsiz terettüp eder. Onları niyet etse, ihlâsı bir derece bozulur. Belki ubudiyetten çıkar ve kıymetten düşer.

Yalnız bu kadar var ki, böyle hâsiyetli evrâdı okumak için, zayıf insanlar bir müşevvik ve müreccihe muhtaçtırlar. O faydaları düşünüp, şevke gelip, o evrâdı sırf rıza-yı İlâhî için, âhiret için okusa zarar vermez. Hem de makbuldür. Bu hikmet anlaşılmadığından, çoklar, aktabdan ve selef-i salihînden mervî olan faydaları görmediklerinden şüpheye düşer, hattâ inkâr da eder.”

“Demek, dua bir sırr-ı ubûdiyettir. Ubûdiyet ise, hâlisen livechillâh olmalı. Yalnız aczini izhar edip, dua ile Ona iltica etmeli, rububiyetine karışmamalı. Tedbiri Ona bırakmalı, hikmetine itimad etmeli, rahmetini itham etmemeli.”

 

Duanın kabul şartları ve mü’minin mü’mine duası nasıl olmalı?

Bediüzzaman Mektubat adlı eserinde bu soruya şu şekilde cevap verir: “Esbab-ı kabul dairesinde olmalı. Çünkü bazı şerâit dâhilinde dua makbul olur. Şerâit-i kabulün içtimaı nisbetinde makbuliyeti ziyadeleşir. (Kabul şartlarına uygunluğu nispetinde kabul olmasının ziyadeleşmesi ümit edilir.)

Ezcümle, dua edileceği vakit, istiğfar ile mânevî temizlenmeli; sonra, makbul bir dua olan salâvat-ı şerifeyi şefaatçi gibi zikretmeli ve âhirde yine salâvat getirmeli. Çünkü, iki makbul duanın ortasında bir dua makbul olur… ‘gıyaben ona dua etmek’5 , hem hadîste ve Kur’ân’da gelen me’sur dualarla dua etmek; hem hulûs ve huşû ve huzur-u kalble dua etmek, hem namazın sonunda, bilhassa sabah namazından sonra, hem mevâki-i mübarekede, hususan mescidlerde, hem Cumada, hususan saat-i icabede, hem şuhur-u selâsede, hususan leyâli-i meşhurede, hem Ramazan’da, hususan Leyle-i Kadirde dua etmek, kabule karîn olması rahmet-i İlâhiyeden kaviyen me’muldür.

 

Dipnotlar

1) Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2017,  s. 347

2) Age, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2017, s. 769

3) Mü’minun Sûresi, 118.

4) Ra’d Suresi, 28.

5) Müslim, Zikr, 88; Tirmizî, Birr, 50; İbni Mâce, Menâsik, 5; Ebû Dâvud, Vitr, 29.

Yazan: Selda EKİNCİ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir