Hâlihazırda… 

Uçsuz bucaksız kâinatta küçücük, hakir insan. Gücü yetmez kendini idareye. Yetişmez kudreti isteklerine. Bitmeyen fakirliği ise sırf bu dünyayla sınırlı değil. Doğduğu andan itibaren gözünü kapayacağı zamana, ondan da ötesine kadar her şeye muhtaç. Bir nefesten tutun da hadsiz mevcudatın varlığına muhtaç.

Yaşadığı ömür boyunca sayısız cesetler değiştiren insan hiç birini elinde tutmaya güç yetiremezken. Her daim dağılıp çürümeye mahkûm cesediyle. Her biri zamanda kaybolup gitmiş, birer küçük âlem olarak kendisine elveda çekmiş kendisine söz geçiremezken…

Değersiz, kıymetsiz değil hâlbuki.

Ardı arkasına parlayıp giden, durmadan yanıp sönen bir cisme mi bu gayet ihtimam ve özen? Süzülüp âlemlerden, her gün için birer âlem giydirilen! Oysa bütün âzâ ve âlâtı ile, cihazât ve cevârihi ile, letâif ve mânevîyatı ile, havas ve hissiyatı ile ayrı ayrı esmânın ayrı ayrı nakışlarını gösteriyor. 1 O isimlerin nakışlarındaki en büyük nakış ise insan…

Ayinedarlığı nispetinde kendini değerli kılmaya namzet. İhtiyaçlarıyla, eksikleriyle kusurlarıyla var olan, kıymet bulan insan. Rabbine iman edip, imtihan sırrını heder etmeden dünyayı yaşayan insan. İmanın nuruyla etrafını gören, o imanın çizgisiyle haddini aşmayan. Başta kendisine, çevresine, tüm kâinata… Taat ve kulluğuyla en güzel ayine olan.

Peki, ne yaptı bu aciz insan? Zayıf bedeniyle, acizlik içinde kıvranan yüreğiyle, bu fakr-ı haliyle… Kul olduğunu mu unuttu? İsyana, israfa, mevhum rububiyete, gücü yettiğine zulme mi kalkıştı? İnsan halife-i arz bir mahlûk iken tüm mahlûkatın hakkına mı girdi yoksa?

Yeryüzünde açlıkla mücadele içinde masumlar ağlarken enva i çeşit sofralarla kendini mi şımarttı? Yetmedi bunu etrafına yayınlama gereğini üzerine bir görev mi addetti?

Dünyanın çok yerinde ortalık kan gölüne dönmüş, savaşın gölgelerinde üşüyen küçücük bedenlere acımayı, kendi yavrusunu şımartmak mı zannetti?

İsraf etmeden yaşamayı gericilik, önündeki fırsatı değerlendirmeyip harama el uzatmamayı saflık, tevekkülü tembellik-umursamazlık…

Sabırsızlığı-ahlâksızlığı marifet mi bildi? Bilmekle yetinmeyip yalanı, yanlışı, hatayı, riyayı, günahı, küfrü, zulmü mü alkışladı?

Ömürlerimiz dışı süs içi pis dünya ile doldu. Şatafat, alayiş, nümayiş… Her tavrımıza bir riya taktık. Rabbimizi dinlemek yerine nefsimize uyduk. Yaratanımızın haram kıldıklarına, birer mazeret uydurup “zamanın gereği” diyerek kulağımızı tıkadık. Müslüman olarak, insan olarak, kul olarak, evlât, eş, anne-baba, genç-yaşlı olarak…

Evde yalnızken, sokakta yürürken, iş yerinde çalışırken… Zahirden ötelere geçemez olduk. Öyle çok meşguldük ki ne yapıp ettiğimizi sorgulamaya vakit bulamadan göz nuru döktük. Saatlerimizi öldürdük ekran önünde. Koskoca dünyayı avucumuza aldık, yetmedi dünyanın günahlarını, rezaletlerini, kirini-pasını yüreğimize… İki parmağımızın ucunda başladı her şey… Biz Müslümandık, biz kulduk, biz insandık… Biz aciz, zayıf, fakirdik… Ve yine hiçbir şey(?) yapmamıştık.

Uzaklarda aramaya gerek yok. Herkes kendi vicdanına dönüp bir sorsun. Eğer o vicdan tefessüh edip bozulmamış ise…

 Kaynaklar:

  • Bediüzzaman Said Nursi, Sözler
  • Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir