Cemil Meriç

1916-1987

Hüseyin Cemil Meriç, yazar, çevirmen ve düşünür. Başta dil, tarih, edebiyat, felsefe ve sosyoloji olmak üzere sosyal bilimlerin birçok alanında araştırma yapmış ve yazılar kaleme almış bir düşünce adamıdır. Telif ettiği 12 eseri ve tercümeleriyle Türk edebiyatında önemli bir yeri olduğu kabul edilir. “Jurnal” adlı kitabında kendisini “Hayatını Türk irfanına adayan, münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi” olarak ifade etmiştir.

Yazar, çevirmen ve düşünür Cemil Meriç, Balkan Savaşı sırasında 1912’de Meriç nehri yakınlarındaki Dimetoka’dan Antakya’ya göçmüş bir ailenin çocuğu olarak 12 Aralık 1916’da Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini Arapça, Fransızca, Kur’an, tecvid, ahlâk eğitimi de aldığı Reyhanlı Rüştiyesi’nde tamamlayan Meriç, ardından Fransız idaresindeki Antakya’ya giderek Fransız eğitim sistemi uygulayan Antakya Sultanisi’nde okudu. Cemil Meriç, “Benim üniversitem” dediği lisede, Fransız ve Türk hocalardan özel dersler alırken, Ali İlmi Fani’nin kılavuzluğunda divan edebiyatını keşfetti.

İstanbul’daki Pertevniyal Lisesi’ne 1936’da geçen Meriç, bir yazısında bazı hocalarını eleştirmesi yüzünden 12. sınıfta liseden ayrılmak zorunda kaldı. Geçim sıkıntısı nedeniyle 1937’de İskenderun’a döndü. İskenderun’da bir süre öğretmenlik ve Tercüme Kalemi’nde reislik görevlerinde bulundu. Türk Hava Kurumu’nda sekreterlik, belediyede kâtiplik gibi geçici işlerde çalışan Meriç, 1939 Nisan ayında Hatay hükümetini devirmek iddiasıyla tutuklanıp Antakya’ya götürüldü, idam talebiyle yargılandı. İki ay sonra beraat etti. 1940 yılında tekrar okumaya dönerek İstanbul Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünü bitiren Meriç, 1942-1945 yılları arasında Elazığ’da, 1952-1954 yılları arasında ise İstanbul’da Fransızca öğretmenliği görevinde bulundu. 1954 yılının bahar aylarında bir kaza sonucu gözlerini tamamen yitirince birkaç başarısız göz ameliyatının ardından 1955’te vapurla tek başına Marsilya’ya, oradan Paris’e gitti. Altı aylık tedavi başarılı sonuç vermeyince yurda döndü. Görme yetisini tamamen yitirdiğinden dolayı bir süre bunalıma girdi ancak çevresindekilerin yardımıyla yeniden okuyup yazmaya başladı. Görme yetisini yitirdikten sonra yazarlık hayatının en üretken çağı başladı. Çevresindekilere okuttuğu Fransızca ve İngilizce metinleri sözlü olarak çevirdi ve yardımcılarına yazdırdı. Dikte etmek suretiyle makaleler yazmaya devam etti. 1963’ten itibaren Edebiyat Fakültesi’nin Sosyoloji bölümünde sosyoloji ve kültür tarihi dersleri verdi; bu dersleri emekliliğine kadar sürdürdü.
1983’te eşi Fevziye Hanım’ı kaybeden Meriç, aynı yıl Ağustos ayında beyin kanaması geçirdi ve sol tarafına felç indi. 13 Haziran 1987’de hayatını kaybetti. Cenazesi, Karacaahmet Mezarlığı’na defnedilmiştir.

 

 

 “Said Nursî`yi çok geç tanıdım”

Cemil Meriç, hayatının ileri yaşlarında tanıyabildiği Said Nursî’yi böyle tarif etti. Onu, deccal karşısında imanın remzi, işareti; mü’minin duruşunu temsil eden asil bir sembol olarak gördüğü için de, soruldukça ekseriyetle o cihetini nazara verdi.

“Şayet kendisini önceden tanıyıp eserlerini tetkik etme imkânını bulsaydım, hayatımın akışı, yaşayış tarzım bambaşka olurdu. Önce Batı`ya yönelerek peşine düştüğüm hakikati, yine Doğu`da buldum. Doğu`da ise, en parlak yıldız olarak Said Nursî`yi tanıdım. Tanzimat`tan bu yana, İslâm tefekkürünü temsil makamında, bir tek onu tanıdım. Başka hiçbir şahsiyet, bu makamı dolduramıyor, hakkını veremiyor.”

Bediüzzaman Said Nursî’den ilk defa, kendisini ziyarete gelen Sedat Yenigün adlı üniversiteli bir genç bahsetti. Sedat, anlattıklarını Cemil Meriç’in ilgi ile dinlediğini görünce yanında getirdiği Gençlik Rehberi’ni çıkardı ve bazı bahisler okumaya başladı.
Duyduğu her cümle, onun idrakini hareketlendirdi, her bahis hislerini hayretler içinde bıraktı. Doğu ve Batı medeniyetinin temelini teşkil eden binlerce kitap okumuş, makale yazmış, eser vermiş bir mütefekkir, ilk defa bir şahsı ve eserlerini geç tanımaktan duyduğu bedbahtlığı ifade ediyordu: “Bediüzzaman’ı ve eserlerini on yıl evvel tanımamanın bedbahtlığı içindeyim.”

 

Risale-i Nur’u dikkatle dinledi
O zamana kadar hiçbir aydından, mütefekkirden veya sıfatlı, rütbeli kişiden duymadıkları bu samimî itiraf, Nurcuları harekete geçirmeye yetti. Haftanın muayyen günlerinde Cemil Bey’in evine gidip ona Risâle-i Nur’dan parçalar okumayı kendilerine vazife addettiler.
Bir süre bu vazifeyi Sedat Yenigün yaptı. O anarşistler tarafından şehit edilince vazifeyi Muhsin Demirel, Mehmed Paksu, Necmeddin Şahiner, Rüştü Onduk gibi Nur Talebesi gençler devam ettirdiler. Onlar okudukça Cemil Beyin hayret hisleri eksilmedi, arttı.
Cemil Meriç, aydın çevrelerde göremediği tanıma hamlesini kendisi yaparak “Risâle-i Nur’a muhabbet ve tecessüsle eğildi.”
“Bediüzzaman ve eserleri, bütün Cumhuriyet nesilleri gibi bizim de hakikate kapalı gözlerimizi açtı ve uyandırdı. Hakikatin çok cepheli olduğunu bir kere daha anlamış oldum. Bu hakikati ancak Bediüzzaman gibi müstesna zâtlar söyleyebilir. Biz ancak hakikati sevebiliriz. Tasvip ve takdir edebilirsek bize ne mutlu.” (Nurculuk Nedir s: 14)

 

Kaynakça

1 comment

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir