Her insanın küçük bir dünyası…

İman-ı haşrinin küçük dünyamıza yansıttığı nurla huzur iklimlerindeydik.  Dışarısının gürültüsünden, karmaşasından, karışıklığından kurtulup o muhkem kaleye sığınmak bizim için en büyük lütuflardan birisiydi.  Daha içeriye adımımızı atar atmaz o tatlı havasını soluyup derin bir ‘oh’ çektiğimiz yuvamız. Dağdağalı, kararsız dünya hayatında hakiki sadakati, samimî ihlası, garazsız bir hizmeti ve muhabbeti bulmuştuk orada… Tertemiz, dingin, emniyetli ve sakin…

Sevdiklerimizin yüzüne bakmak, onlarla hasbihal etmek. Bir olan Rabbimizin önünde iyi günde, zor günde yekdiğerinin haliyle hemhal olmak. Azıcık üzgün görsek simalarımızı derdini dinleyip derman olmak için çırpınmak. Sonsuza çıktığımız yolculukta yol arkadaşımızın, evlatlarımızın, ana-babamızın. En has dairede merbut olduğumuz, sevmekle asıl sevgiyi bulduğumuz…

Ne oldu da değiştik bu kadar? İmandan gelen hayâyı, Allah korkusundan gelen hicabı, riyamıza rüşvet mi verdik? Farklı dünyaları, değişik hayatları merak etmekle, bize verilen bu şiddetli arzumuz mecrasını şaşırıp, düşkün bir merâma dönüştü zamanla. Merakımızsa gecikmeden özentiye bıraktı yerini.

Muvakkat eğlencelerle vaktimizi zayi etmekle başladık perdelerimizi aralamaya. Çok geçmedi kendi dünyamızın, özel hayatımızın kapılarını açmıştık tüm dünyaya. Önce beyaz perdelerin birer figüranı olduk, yetmedi başrolünde kendimizi bulduk. O fani yuvarlağın içindeki insanları/dünyaları aklı devre dışı bırakan etkisiyle kendisine cezbettiği bir hızla. Ne yaptığımıza nefsimiz karar kılıp, takip edildiğimiz gözler sayısınca alkışlandık.

Fani hayatlarımızın, elimizdeki teknolojiyle üstelik de bile- isteye deşifre oluşu tek tek çözdü muhkem kal’amızın her bir taşını, her bir tuğlasını. Mahremiyet sınırlarımız kayboldu yavaş yavaş. Evimize, eşimize, evlatlarımıza karşı göstereceğimiz gayreti, ihtimamı dışarıya taşıdık.

Şefkat, muhabbet ve alâkadarlığımız dünya hanemizde, kısacık bir zaman ölçüsüyle kaldı. Sabırsızlığımız, tahammülsüzlüğümüz, aç gözlülüğümüz elimizdeki nimetlere kör etti bakışlarımızı. Ahlâkımız küçüldü, bakışlarımız fersizleşti. Öyle ki sırf dünyadan başka görmez oldu.

Başlarımız önde, aklımız karışık, zihnimiz yorgun… Evvel zamanlardaki “el-âlem ne der?” kaygısı, günümüzde “neyi, ne kadar görüp-gösterebilirim?” derdine dönüştü. Hep etiket, beğeni… Dedikodu, gıybet, riya, gösteriş… Peynir ekmek misali tüketir olduk. İçtiğimiz bir bardak suya kadar, gece-gündüz tek derdimiz her anımızı kameraya almak ya da fotoğraflamakla geçti. Yahut da başkalarının fotoğrafladığı kareleri takiple. Sanal ortamlarda sanal hayatlar yaşar olduk, asıl vazifemizi unutup.

Nerede mutfağında israf etmeden Besmeleyle pişirdiğini şefkatle sevdiklerinin önüne getiren, evladıyla ünsiyet edip seksen senede, seksen bin zatların dersini bir ömre veren eli öpülesi analar! İşinden evine hasretle dönen babalar? Onların boynuna sevinçle sarılan küçükler? Çocukların, dizlerinin dibine oturup merakla, can kulağıyla ibretli hikâyeler dinlediği büyükler? Ya akşam olunca kapatılan perdeler? Kendi yuvamızı kendi ellerimizle mi sevimsizleştirdik? İçine girince sıkılıp usandık, bunalıp kendimizi sokağa attık? Asıl vazifelerimizi unutup, boş meşguliyetler ile kendimizi meşgul ettik.

Sanal âlemlerde gezinirken, kendi âlemimizden uzaklaşıp gitmiştik. Özünü bırakmadık hiçbir şeyin. Ne tadını, ne de tuzunu…

“Hem herbir şehir kendi ahalisine geniş bir hanedir. Eğer iman-ı âhiret o büyük aile efradında hükmetmezse; güzel ahlâkın esasları olan ihlas, samimiyet, fazilet, hamiyet, fedakârlık, rıza-yı ilahî, sevab-ı uhrevî yerine garaz, menfaat, sahtekârlık, hodgâmlık, tasannu, riya, rüşvet, aldatmak gibi haller meydan alır.”1

 

Dipnot

  1. Şuâlar, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2019, s.205

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir