Ah sosyal medya ah!  

Eskilerde sabahlar daha aydınlık olurmuş. Benim de yaşım yetmez bunu betimlemeye belki… Köylük yerde elektriğin de olmadığı zamanlarda insanlar gece karardı mı yatıp, sabah gün aydınlandı mı kalkar, işlerine bakarlarmış.

Benimle akran bir arkadaşım köye babaannesine gittiğinde gece karanlık çökünce torunlarını eskiden kalma alışkanlıklarından dolayı yatırırmış. Tabi bizim yaşlarımızdaki insanlar ne bilsin erkenden yatmayı. Uykusu gelmemiş arkadaşımın da. Öylece tavana bakarsam uykum gelir  diye tavana bakarken yoldan geçen arabaların farlarından içeriye sızan ışık ile saate ilişmiş gözleri  ve iyice kaçmış uykusu… Her farın yansıması saatin ne kadar da erken olduğunu bir kez daha hatırlatmış ona ama nafileymiş. Kalkamazmış, uyumak zorundaymış… Nitekim sabah da erken kalmak zorunda!

Şimdilerde gençler sabaha kadar ayakta, akşama kadar ise uyuyor sanki değil mi? Hele ki pandemi döneminde okulların kapalı olması; öğrencilerin, öğretmenlerin, velilerin hayatlarını hepten değiştirdi. “Önceden olsa izin vermezdim ama şimdi ne yapsınlar evde, mecbur izin veriyoruz, izliyorlar tablet” diye kulaklarımız çınlıyor sanki. Tabi bu silsile yolu ile dağılıyor tüm insanlığa…

Bizler de Facebook’tan ilkokul arkadaşlarımızı bulalı yıllar oldu. Facebook kurulduktan hemen 3 yıl sonra Apple’nin iPhone’u piyasaya sürdüğü akıllı cep telefonu akımı ile şimdilerde; bir bakalım neler yapıyor diye girdiğimiz, sadece ufacık bir parmak dokunuşu kadar uzaklıkta olan bir sürü tanıdığımız var, seslerini bile hatırlamadığımız. Yine Facebook muadili bir sürü sosyal medya uygulamaları geldi hayatımıza. Instagram da bunlardan biri. Yazdığımız yazıların paylaşım platformu olan Twitter, mesajlaşmalarımızın vazgeçilmezi WhatsApp gibi sayamayacağımız kadar çoklar her birimizin akıllı telefonlarında yerleri olan! Hatta bazen ekran bağımlılığından şikâyet edebilir hale geldik değil mi? Ya da etmeyen… Her an her yerde internete bağlı olmayı dayatan günümüz teknolojileriyle kurduğumuz ilişki sürdürülebilir değil. Lakin bu sistemlerin kurucuları hedef olarak uygulama içerisinde sizin daha fazla zaman harcamanız için kafa yormuşlardır. Ki başarılı oldukları da ayrı bir gerçek! Sizi içine çeken ve çıkmak istemeyeceğiniz kadar uzun süre oyalayabilecek kadar kabiliyetli bir sistem var karşımızda.

Son zamanların popüler bir görüşü de bu akıma karşı dayanmaya çalışıyor adeta. Son zamanlar derken aslında yepyeni bir fikir değil bu. “Basitlik, basitlik, basitlik.” Diye haykıran Henry David Thoreau’dan çok daha önce Marcus Aurelius da şu soruyu sormuştu: “Farkında mısınız, dolu dolu, muteber bir hayat sürmek için ne kadar da az şeye ihtiyacınız var aslında?”

Şöyle bir gözümün önünden dolu dolu sahip olduklarım geçti de, ikiye üçe ayırıverdi aklım onları… Olmazsa olmaz dedikleri birkaç satırdan ibaret.

Bazen hayatımızda bir şeylerin düzene girmesi için biraz desteğe ihtiyacımız olabilir. Bir kitaptan besleniriz, bir makaleden ya da yaşanmış bir olaydan… Neyden beslenmiş olursak olalım ne yaptığımızın farkına varmadan değişimin olmasını beklemek bizi zorlar. Çünkü yumurta içten kırıldığında hayat başlar iken dıştan kırıldığında hayatın bitmesi demektir. Yani, biz şu an sosyal medyayla ne kadar haşir neşiriz?  Bu haşir neşirliğimizin bize ne kadar faydası veya zararı var ? Bunları kendimizi analiz edemezsek nefsimizin ve sistemin bize direttiği bağımlılık boyutunda bir bakış açısı ile değerlendirir isek günümüzün yaşam koşullarına ayak uydurmaktan gurur dahi duyabiliriz.

Yukarıda alıntı yaptığım, yazarı Can NEWPORT olan, kitabına adını verdiği bir felsefeyi uzun  uzun açıklamış ve kitabında bu felsefenin hayatımıza uyum sağlaması için metotlar sunmuştur bize. Kitaba da adını verdiği bu felsefe: “Dijital Minimalizm”dir. Özetle; “Çevrim içi vaktinizi, değer verdiğiniz şeylere faydası dokunan, titizlikle belirleyip optimize ettiğiniz az sayıdaki faaliyete odaklı hale geçirmenizi ve geri kalan her şeyi gönül rahatlığıyla sırt çevirmenizi öngören bir teknoloji kullanım felsefesi.

Bazı şeylerden kurtulmak o şeylerin elde edilmesinden daha zordur. Ayrıca hayatımıza doldurduğumuz gereksiz şeylerin toplam maliyeti, bu kalabalığı oluşturan parçaların getirdiği ufak kazançları fersah fersah aşıyor çoğu zaman. Bu sebep ile teknolojiyi de olabilecek en faydalı şekilde kullanmamız, hangi teknolojilerin kullanılacağına daha en baştan nasıl karar verdiğimiz kadar önemli bir husustur.

Bunca sosyal iletişimin olduğu bir an da dahi kendimizi ciddi bir yalnızlığın içerisinde buluveriyoruz çoğu zaman. Peki, hiç kendinizle yalnız kalmayı denediniz mi? Yine kitapta uygulama metotlarında uzun uzun ifade ettiği gönüllü yalnızlık bizlerde bulunan istidatların inkişafına vesile olmaz mı? Peygamber Efendimiz (asm) hemen peygamberliği ilan edilmeden önce Hira Dağında inzivada değil miydi?

Evden dışarı çıkarken anahtarımızdan daha önemli hale gelen akıllı telefonların bizi bağladığı sosyal medyalardan sıyrılmak için belki günün belli saatleri telefonunuzu uçak moduna alarak sadece kendinizi dinlemeniz, ilgili felsefenin benimsenmesi adına katkı sağlayabilir. Ya da uzun doğa yürüyüşleri yapmak, tabi yapılan yürüyüşün sosyal medya hesaplarımızdan sunulmaması kaydı ile… Belki elinize bir kalem kağıt alıp mektup yazmak yine kendinize… Ya da saatlerce elektronik sesi ile sohbet etmek yerine bir saat yüz yüze sohbet edeceğimiz arkadaşlarımızdan destek almak. Ne dersiniz çok da zor olmasa gerek sosyal medya ağlarımızdan sıyrılmak?

Fatma Kılınç Gürçay

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir