Ne demek toplumsal yaş eşitliği?

Yaşlılara, büyüklere hürmet konusunda hassas bir geleneğe sahibiz. Üstelik bu kültür gerek dinî, gerek millî pek çok değerle desteklenmiş. Ben bu yazımda bu olguyu farklı bir açıdan ele alacağım izninizle. Bediüzzaman Hazretleri “lübb-kışr” benzetmesi kullanarak bize bazı İslamî hakikatlerin kültürel yansımalarını sorgulattığı gibi ben de yaşlılara hürmet anlayışımızla ilgili bazı noktaları değerlendirmek istiyorum.

Öncelikle toplumsal yaş eşitliği kavramını duymuş muydunuz? Nasıl toplumsal cinsiyet eşitliği kavramı ; hiçbir kimsenin cinsiyetinden ötürü bir başkası tarafından tahakküm ve zulme uğramaması gerektiğini de ifade ediyorsa, toplumsal yaş eşitliği de kimsenin yaşından dolayı bir başkasına tahakküm etme hakkına sahip olmadığını bize söylüyor. Ee, hani bizden büyük olanlara hürmet etmeliydik? Hah işte, tam da bunu konuşmak istiyorum. Hürmet edilmek ve tahakküm etmenin farklı şeyler olduğunu, normal kabul edilen bazı tutumlarımızın, geleneklerimizin aslında nasıl da bir tahakküm vesilesi olduğunu anlatmak istiyorum sizlere. Yine kendi ebeveynliğimden yola çıkarak, kendi ebeveynlik algım çerçevesinden bir şeyler aktaracağım tahmin edersiniz ki. Ve konuyu ele alırken aslında öncelikli olarak insana- bireye hürmet meselesinden dem vurmak istiyorum biraz.

Bir ebeveyn olarak sürekli aklımda tutmaya çalıştığım bir tek şey var inanın: Çocuğum benim bir uzantım değil! Evet, ona hayat yolculuğunda refakat eden en birinci kişi ben olabilirim, evet onun terbiyesinde (hakiki Rab olanın bir aynası hükmünde sadece) birinci derecede sorumlu ve söz sahibi kişi benim; ama onun sahibi değilim. Evladımın benden tamamen ayrı bir beden, ruh ve kişilik sahibi olarak Yaratıcı tarafından irade ve teşekkül edildiğini her an kendime hatırlatmak zorundayım. Onu bir bütün olarak; benimle ortak olsun veya olmasın sahip olduğu bedeni, duyguları, değerleri, yetenekleri, soruları, cevapları, inançları,  gelenek kabul ettikleri veya etmedikleri, sınırları, yeterlilik veya yetersizlikleri her neyi varsa kabul etmek durumundayım. O büyürken, yetişirken benim sorumluluğum çok büyük. Her zaman hakkında bir fikir sahibi olmadan başladığı bu dünyada her seferinde onun içindeki cevhere saygı duyarak onu korumak, ona rehberlik etmek, onu desteklemek gerçekten çok zor.  Bunu yüzde yüz derecede mükemmel olarak sağlamak da aciz bir beşer olarak harcım değil, biliyorum. Bu gerçekliği de kabul etmekle birlikte sorumluluğumun ne olduğunun farkındayım. Bu konudaki sorumluluğumun onlar üzerinde bana verilen hürmet hakkımdan daha öncelikli olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla ben bir insan olarak hürmete, anlaşılmaya, kabul edilmeye ne kadar layıksam ve ihtiyaç duyuyorsam evladımın da,  benden kaç yaş küçük olursa olsun bir başkasının da en az aynı derecede hakkı ve ihtiyacı var.

Büyüklere saygı adı altında yaptığımız veya beklediğimiz o kadar çok yanlış var ki, hangisini konuşayım? En iyisi farklı konularda küçük küçük örnekler vermek ve sizin aklınıza havale etmek. Yapılmadığı takdirde saygısızlık olarak adlandırdığımız pek çok şey aslında öğrenilmiş davranış kalıplarından başka bir şey değil. El öpmek ve kucağa gitmek gibi en basit örneklerden başlayalım. Bunların çocuklara verdiği zararları anlatmak sayfalarca sürer. Ama en hafif ifadeyle büyüğe saygı duymakla alakası olmayan bu tutumlar çocuğun bedensel bütünlüğü ve duygularına saygısızlıktan başka bir şey değil. Erken çocukluk döneminde gelişimsel olarak gösterdiği bazı davranışların kural, düzen, temizlik, görgü gerekçeleriyle bastırılması ve bu bastırmanın yine büyüklere saygı kisvesi altında yapılması da başka bir örnek. “Anne-baba ne derse o” “Büyüklerin sözü dinlenir” “Bak kızarım/üzülürüm ama” “Seni sevmem yoksa” gibi bizim de kendi ebeveynimizden öyle öğrendiğimiz için kullandığımız pek çok ifadenin temel nedeni aslında kendimiz yaşça büyük olduğumuz için konu her ne ise bizim bildiğimiz ve istediğimiz şekilde yapılması gerektiğine olan inancımız. Hâlbuki bunu söyleyen kim? Sırf yaşça daha büyük olduğumuz için daha haklı olduğumuzu nereden çıkarıyoruz? Tecrübe sadece yaşla alakalı değildir ve tecrübe sabit dahi olsa yine de bir başkasının hata yapma ve hatalarından ders çıkararak öğrenme hakkını elinden alacak derecede bizi söz sahibi yapar mı? Kaldı ki öyle her sözümüzün dinlenmesini istediğimiz ve saygı beklediğimiz de hayat tecrübesinden kaynaklanmıyor bir düşünsek eğer. Öyle olmasaydı Hz. Ali “Çocuklarınızla 15 yaşından sona istişare ediniz” tavsiyesinde bulunur muydu? Bırakın 15 yaşı, kendinden bir yaş küçük birinden dahi fikir almayı büyük saygısızlık gören yaşlılarımız var. Evet, Bediüzzaman’ın ifadesiyle onlar ihtiyarlandıkça çabuk etkilenen bir ruh haline bürünüyorlar ve bu yüzden kendilerine karşı yaklaşımda, kullanılan üslupta hassas davranılmayı hak ediyorlar. Aranıp sorulmayı, sevilip ilgilenilmeyi, aciz kaldıkları için yapamadıkları hizmetlerinin görülmesini elbette hak ediyorlar. Ancak hürmet hakkı sadece yaşa bağlı bir şey olsa idi hiç Efendimiz (asm) savaş gibi çok önemli bir konuda dahi mecliste bulunan gençlerin fikirlerine saygı gösterip onları dinler miydi? Kıymet vermese idi kuşu ölmüş çocuğun duygusuna hürmet edip onu taziyeye mi giderdi yoksa maalesef çoğumuzun çoğu zaman yaptığı gibi “Aman bunda üzülecek ne var?” deyip geçmez miydi? Büyüklere hürmet konusunda en güzel model olan Peygamberimiz (asm), çocukların kişilik haklarını koruma ve onlara saygı göstermede de şüphesiz en değerli örnek bize.

 

 

 

Yazının devamını Bizim Aile Dergisi Ekim sayısından okuyabilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir