Şiddet geliyorum der

Şiddetin doğuştan mı yoksa sonradan öğrenilen bir olgu mu olduğu sorusu çoğunlukla akla gelen suallerdendir. Bu sorunun sıklıkla irdelenmesinin sebeplerinden birinin şiddetin kaynaklarının yeterince bilinmemesinden kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Zira şu an biliyoruz ki, bir bireyin davranışını tek başına ne genetikle açıklayabiliriz, ne de bireyin içinde büyüdüğü koşullarla. Bireyin içinde bulunduğu tüm etmenleri irdeleyerek ve birlikte ele alarak şiddetin kaynağı konusunda belirli sonuçlara ulaşabiliyoruz.

Şiddet ve şiddetin etkileri ile ilgili dünya ve Türkiye literatüründe onlarca çalışma bulunmaktadır. Bu çalışmalar şiddetin farklı boyutlarını ele almaktadır. Çocuk ve şiddet kavramlarını yan yana kullandığımızda akıllara çoğunlukla çocuğa uygulanan şiddet gelebilir. Oysa çocuğun şahit olduğu şiddet de çocuğun dahil olduğu bir şiddet olayının var olduğu anlamına gelir. Evdeki kardeşe/anneye/babaya/yaşlıya/hastaya ve hatta evcil hayvana uygulanan şiddete şahit olmak da çocuğun şiddet öğreniminin yoğun bir şekilde gerçekleştiği aile ortamında büyüyor olduğu anlamına gelir ve bu durumlar şiddetin tohumlarının atılmasına neden olur.

Şiddet olaylarına şahit olarak büyüyen çocuk, bana uygulanmayan şiddet şiddet değildir demez, şiddetin uygulandığı anları gözlemler ve benzer durumlar yaşadığında daha önceden öğrenmiş olduğu yol olan şiddet yöntemlerini uygulamaya başlar. Bazı çocuklarda ise tam tersi durum gözlemlenmektedir. Bu çocuklar da şiddet uygulayan değil, her zaman şiddete ve istismara açık bir hale gelir. Genelde bu çocuklar içe dönük çocuklardır ve yaşadıkları bu durumlar mizacının dışında olarak içe kapanık, sosyal olmayan bireyler hale gelebilirler. Şunu söyleyebiliriz ki; çocukta genetik olarak da şiddet eğilimi var ise şahit olduğu şiddet olayları bu çocuk için oldukça pekiştiricidir ve bu çocuğun da şiddet uygulaması çoğunlukla kaçınılmazdır.

Elbette şiddetin öğrenilmesi için, aile içi üyelerine uygulanması gibi bir şart da yoktur. Aile dışındaki kişilere, bitkilere, hayvanlara hatta cansız eşyalara uygulanan şiddet de çocuğun şiddeti öğrenmesine sebep olur. Ek olarak şiddet dediğimizde yine akla ilk olarak fiziksel şiddet gelse de durum bununla sınırlı değildir. Hakaret, baskı, manipülatif davranışlar da duygusal şiddet kategorisine girer. Bu durumları örneklerle açıklamam gerekirse; kötü yemek yaptığı gerekçesiyle babanın anneye “Bir yemek yapmayı öğrenemedin. Ne biçim kadınsın sen!” demesi veya fiziksel şiddetle tepkisini göstermesi, ailesi için yeterince maddi kazanç sağlayamayan bir babaya eşinin “Sen de adam mısın? Para kazanmayı bile beceremiyorsun!” demesi, derslerinde başarı sağlayamayan çocuğa ebeveynlerinin “Sana o kadar para harcıyoruz, sen gidip zayıf not alıyorsun” demesi, sürekli başka çocukların başarılarıyla kıyaslanması, trafikte ailece ilerlerken sürücünün başka bir sürücünün hatalı davranışına kötü söz ve hakaretlerle karşılık vermesi, arabasını diğer kişinin arabasının üstüne sürmesi, sözde eğlence amacıyla hayvanlara zarar verilmesi, evdeki eşyalara keyfi olarak zarar verilmesi gibi sayabileceğimiz binlerce örnek şiddetin çeşitli türlerinin çocuk tarafından rol model alınmasına sebep olur. Çünkü çocuk bu yöntemleri görerek büyür ve zamanı gelince de bu yöntemleri uygular. Ancak bilinçli bir şekilde içinde bulunduğu sağlıksız durumu fark edip, davranışlarını ve düşüncelerini değiştirmeyi öğrenerek bu zinciri kırabilir ve kendi nesillerine sağlıklı olan davranış yollarını öğretebilir. Ne yazık ki bu son cümlede bahsi geçen durum, toplumdaki bireylerde çok çok az görebildiğimiz bir değişim.

Hiçbir bebek kötü ve şiddet uygulayıcı bir birey olarak doğmaz. Burada da genetik faktörler sıkça akla gelmektedir. Genlerimiz asırlar boyunca nesilden nesile değişim gösterir. Çevresel faktörler, yaşam deneyimleri, varsa travmatik deneyimler gibi birçok faktör zaman içerisinde genlerimize işlenir ve bu değişimler bizden sonraki nesillere aktarılır. Bu şekilde beden, tüm deneyimleri kaydederek kendi neslini korumayı amaçlar. Bunu yaparken bilgileri ve davranışları iyi kötü olarak ayırmaz. Bedeni ve nesilleri korumak üzere en çok öğrendiği davranış modellerini bilişsel olarak işler, yani kayıt altına alır. Ataları çoğunlukla şiddet eğilimli olan bir çocuk genetik olarak bu eğilimi taşıyor olabilir. Fakat doğduğu aile ve sahip olduğu ebeveynlerin doğru tutumu ile şiddet eğilimli olmayan bir birey olarak yetiştirilebilir. Bu konuyla ilgili olarak psikoloji alanında önemli isimlerden olan Amerikalı Psikolog John B. Watson’ın şu sözleri oldukça çarpıcıdır: “Bana eğitmem ve büyütmek için sağlıklı, iyi yapılanmış bir düzine çocuk verin. Atalarının mesleği ve ırkı ne olursa olsun ben onların yeteneklerine, eğilimlerine, meziyetlerine, yatkınlıklarına aldırmaksızın, onlardan size, kendi seçimime göre doktor, avukat hatta dilenci ve hırsız yapayım” der. Bu sözleriyle çocuğun çevresel koşullarının çok önemli olduğunu vurgulamaktadır. Bu durumda Watson’ın söylediğinin tam tersi de mümkündür.

Elbette Watson’ın bu sözleri de yıllardır tartışılagelmektedir. Burada önemli olduğunu düşündüğüm şey, insanların kalıtım/genfaktörünü baz alarak çocukları hedef haline getirmemenin önemidir. “Baba tarafı da böyle zaten bu çocuğun, ne bekliyorsun ki!” demek kolay bir kaçıştır. Ebeveynlerin “Çocuğumuzun şiddet eğilimlerini/şiddet içerikli davranışlarını nasıl doğrusuyla değiştirebiliriz?” sorusunu sorması ve bunu sağlama arzusuyla birlikte harekete geçmeleri önemlidir. ‘Birlikte’ diyorum çünkü çalıştığım birçok ailede ebeveynlerden biri değişim için mücadele etse bile diğer ebeveyn değişim konusunda harekete geçmediği ve aksine mevcut tutumlarını sürdürdüğü sürece maalesef ki çocuğun davranışları konusunda yeterli ölçüde yol katedilemediğini görmekteyiz.

..

 

Yazının devamını Bizim Aile dergimizin Kasım sayısından okuyabilirsiniz.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir