Benim için ne yaptın?

Küçük bir çocukken pencereden dışarıyı izlemek ayrı bir keyifti. Gökten yağan bembeyaz, tüy kadar hafif, o şekerimsi ve bir o kadar da sevimli kar tanelerini. Nazlı nazlı, en uzak diyebileceğim o görkemli göklerden inip inip duruyorlardı toprağa. Boynum ağrıyana kadar gökyüzünü izlerdim. Ve bir yandan daha çok, daha çok yağmaları için dua ederdim her çocuk gibi. Hemen pencereyi açıp ellerimi uzatırdım ki onlara dokunabileyim. Ellerini kocaman açıp da kar tanelerine dokunmayı sevmeyen çocuk yoktur herhalde. Ama elime düşen tanelerin saniyeler içinde eriyip kaybolmaları yok mu? İçimi çok acıtırdı. O incecik birer elması andıran harikulade güzellik! Sadece bu kadarlık bir ömre mi sahipti?

Yere doğru nazlı nazlı süzülen, birbirinin aynı gibi duran ancak; her biri diğerinden farklı yaratılan o sanat eserlerini… Gökteki dağ gibi bulutlardan… Gönderilen her birinin bir melek ile… Sonsuz rahmet hazinesinden çıkıp bizlere gönderildiğini ve hazinesinin ise daimi, bitmek tükenmek bilmezliğini… Her şeye gücü yeten Rabbimizin bir hediyesi olduğunu… Cümlesinin bizi tanıyıp, acıyıp, şefkat edip rızık yetiştirmek kabiliyeti olmadığını, kendi hallerine bizim imdadımıza gönderilmediğini… Kıştan sonra gelecek bahar için bir hazırlık olduğunu…

Hayvanatın, nebatatın, canlının-cansızın, dağın, taşın, bulutun, güneşin- ayın… Her şeyin yaratanın, rızık verenin, nimetlendirenin, O olduğunu. Hülasa O’ nun her şeye gücü yettiğini…

Bir gün ufaklığınız pencereden dışarıyı izliyor. Bakışlarını alabildiğinde göğe, uzağa, daha da uzaklara ulaştırabilmenin çabasında. Ayak parmaklarının üzerinde daha fazlasını görebilmeyi umut ediyor. Henüz birkaç yaşında. Heyecanından yerinde duramayıp camın önünde bir o yana bir bu yana zikzaklar çiziyor, gözlerini kocaman açmış. Ne olup bittiğini derk etmeye ziyadesiyle çaba harcıyor. Görünüşlerinin şekere benzediğine kanaat getirip,bembeyaz kar tanelerinde kayboluyor gülüşleri…  Ve aklındaki soru işaretlerine, rahmet pırıltıları için giydireceğiniz hükmü bekliyor merakla. Ki yüreğindeki yollara düşen kar tanelerini ebedi sevebilsin.

Sevmeyi öğretmek kolay da, ya acılara tahammül nasıl olacak? Hayatımızın her yerinde defaatle karşımıza çıkan mevtten köşe bucak kaçmakla. Onu hatırlatan her şeyden kendimizi ve evladımızı soyutlamakla. En basitinden bir kuşun, bir kedi yavrusunun, bir kar tanesinin… Ya da en sevdiğinin aynı hükme inkıyadını. Her yaratılanın bu sona duçar oluşunu. Eğer çare-i necat bulunmazsa cümle acılara katlanabilmek, halife i arz için çocukça oyun ve oyuncakların arkasına saklanmaktan öteye geçemiyor. Ya aklını tenvim edip uyutmak ya da sonsuz bir hayatın mukaddemesinde olduğumuza inanıp, iman etmek. Bir kar tanesiyle de olsa.

Küçük bir yüreğe düşen en ince bir hatırat ile de. Nihayetinde yaşadığımız, baki bir hayatın gölgesi. Hem bizi, hem tüm sevdiklerimizi azat edecek olan ise her şeye gücü yetenin ta kendisi…

“Çünkü bir çocuk, küçüklüğünde kuvvetli bir ders-i imanî alamazsa, sonra pek zor ve müşkül bir tarzda İslâmiyet ve imanın erkânlarını ruhuna alabilir. Âdetâ gayr-ı müslim birisinin İslâmiyeti kabul etmek derecesinde zor oluyor, yabani düşer. Bilhassa, peder ve validesini dindar görmezse ve yalnız dünyevî fenlerle zihni terbiye olsa, daha ziyade yabanilik verir.”1

 

Dipnot

1.Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lâhikası, Yeni Asya Neşriyat, 2019, s.20

 

Nuriye Sağdıç

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir