Kapak

Zaman – mekân nurlandırmaca

Zaman tahrip zamanı, tahribin iyice kolaylaştığı zaman… Asrın başkalaştığı, herkesin dünyaya daldığı, artık davasının peşinden değil, nefsî arzuların peşinden koşanların çoğunlukta olduğu bir zaman. Hatta davam için koşuyorum deyip yolunu şaşıranlar, nefsin arzularının esiri olanların arttığı zaman… Dört duvar arasındayken bile günahkâr olabileceğin bir zaman… 10 dakika ayırmak istediğin şeyin saatlerini alması kadar kontrolsüz, bereketsiz bir zaman. Hem bereketsiz, hem kısa bir zaman.

Zamandan bahsettik, peki mekân nasıl?

Mekân karmaşık… Türlü türlü yollar var girişler, çıkışlar hatta çıkmazlar var. Yollar tozlu, karanlık çoğu uçsuz bucaksız, hava soğuk tahrip havası, harp havası, gaflet havası… Bağırış çağırışlarla dolu, her karede seni kendine çekmeye çalışan kimisi iyi, ama çoğunluğu kötü niyetli şahs-ı manevîlerle dolu… Dağdağalı, yorucu yollar, meşguliyetler, köşe başlarına açılmış süslü püslü “zaman israfına teşvik dükkânları”… Manevîyatı, mahremiyeti tahribe yönelik komplolar, entrikalar… Herkese tahsis edilmiş anahtarı kişinin eline tutuşturulan hanelerle dolu, fakat haneler perdesiz… Camdan yapılmış, isteyenin kolaylıkla içini görebileceği tarzda tasarlanmış bir evin kapısına kilit asmak kadar güvenli evler sadece… Üstelik her isteyenin istediği zaman çalabileceği de bir kapısı var.

Kimi “nasıl bir yermiş burası” diye merakından geldi, kimisini “herkes oraya gidiyor ben de gireyim” diye fısıldayan girişken fıtratı ittirdi buraya. Evler dedik… İsteyenin istediği zamanda içini görebileceği evler… Kendimize göre süsledik evlerimizi, istediğimiz gibi düşünce örtülerimizi örttük eşyaların üstüne, belki duvarlara, belki duygularımız düşüncelerimizle kapattık perdesiz pencerelerimizi… Yerleştik…

Kimdik peki biz? Nereden geldik buraya… Hatta bu kadar dehşetli tasvir edilen bir mecrada hele ki böyle bir zamanda ne işimiz var?

Fikirlerin siyahla beyazın mezcolması gibi grileştiği ve duyguların anlık esintilere kapılıp sağlamlığını yitirdiği zamanda tutunmak elzemdir. Neye nasıl tutunduğunu bilerek, vasatı yakalamayı hedefleyen bir mü’min müdakkikliği ile hem de… İnsanın “fikrinin” her konuda net, duygularının da her an sağlam olması gerekir ki îmânî ilimle meşguliyet insana bu meziyeti kazandırıyor.

İşte biz, kendini Nur Talebesi olarak tanımlayan ve tanımlamak isteyen herkes… Risale-i Nur’u neşretmeyi en büyük vazifesi bilen; hayatı pahasına dahi olsa koruduğu değerleri olan ve bu değerleri hiçbir kimsenin, hiçbir makamın hatırına feda etmeyen; değerlerine hürmetsizlik edenlere karşı dik durmayı bilen; yalnızca Kur’ânî hükümlere dayanan ve bunun dışındaki dayanak noktalarını yok sayan; tenkîd ile tebliğin arasındaki farkı ve nüânsı bilen, anlayan; tek derdi îmânla kabre girmek ve îmân kurtarmak olan; kişilerle değil fikirlerle mücadeleyi esas alan Kur’ân hadimleriyiz.

Yukarda bahsi geçen zaman ve mekânı zihninizde ne tasavvur ederek okursanız okuyun, bu zaman ve mekân mücadele edilmesi gereken bir mekân… Belki içine girerek belki dışarıdan. Adına Facebook deyin Twitter deyin…  Ben isimlendirerek bir kalıba sokmak istemiyorum. Sosyal ağların durumunu kendi fehmimle tasvir ettim ve kendimi ve daha nice Nur Talebelerini tarif ettim. Nur Talebeliği üç beş satırda anlatılmaz. Sosyal medyanın insan üzerindeki olumsuz etkileri de… Ama hatırlanması gereken bir şey var; Nur Talebesi, girdiği her mekânı, ona verilen her anı Nur’dan aldığı nurla nurlandırır. Evet, yukarda olumsuz bahsedilen zaman ve mekânda buna dâhil… Hapishaneleri medrese yapan üstadın, sosyal ağları da medrese yapabilmek talebelerinin elinde olmalı.

Şuurlu, bilinçli her mümin geçirdiği her saniyesinin hesabının sorulacağını bilir, unutursa da ona hatırlatacak dava arkadaşları vardır yanında. Biliyorum, sosyal medyayı medrese yapabilmek fikri çok çetrefilli ve zor… Madem sosyal medya kaçılamayacak kadar içimize sokuldu. O halde Nur Talebelerinin ve bütün müminlerin de yeni bir imtihanı başladı.

Var mısınız tasvir ettiğim mekândaki hanelerimizde ancak Nur’a tâalluk eden ve onun ile alâkadar mes’elelere âid mâlumatı izhâr etmeye?

Delilsiz, ispatsız ve bir kanıta müstenid olmayan sözleri söylememeye ve bunlar ile amel etmemeye?

Sâdırdan değil, sâtırdan söylemeye, ispat etmeye, kitabî bir tavır ve hâlî intâc ve ihtivâ etmeye.

Kendimizi, elimizi, yüzümüzü ve kişiliğimizi ya da benliğimizin resmini veya cismini değil, ancak ve ancak îmanın ve Kuranın hakikatlarını nazara vermeye?

O gizli zannettirilen apaçık hanelerimizi birer “îmâni hakikatler” sergisi haline getirmeye?

Ben varım.

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*