Gezi Notları

İlk heyecan…

Yıllardır, eşim birçok dernek ve vakıfla yurt dışında verilmekte olan sağlık hizmetlerine katılıyor. Gerek bir sel felaketi, gerek afet, gerek ise yoksulluk ve açlık içindeki insanlara, tıbbî yardım faaliyetleri gerçekleştirdiler. Aldığımız tıp eğitiminin zekâtını vermek üzere, yapılan bu faaliyetlere büyük bir hazla koşarken aynı duyguları yaşamak için onun yanında olmayı çok istedim. Her defasında benim yüreğim de onunla gitti.

Bu kez Gönüllü Doktorlar Birliği ile Avustralya Nur Vakfı’nın hazırladığı bir organizasyonla, beş hekim ve üç hemşire arkadaşla birlikte Sudan’a sağlık hizmeti plânlanmıştı. Nihayet, bu güzel hizmetin bir parçası olma kısmetini Rabbim bana da tattırdı. Orada yaşadığım duygu ve tecrübelerimi sizinle paylaşmak istedim.

bizim-aile-ocak-43

Açıkçası bu bir keşif ziyareti gibiydi; neyle karşılaşacağımızı, ihtiyaçlarımızın ne olduğunu, neler yapabileceğimizi bilmiyorduk. “Bismillah!” diyerek ilk adımımızı attık. Gidecek ekip belirlenmiş ve ihtiyaç listeleri hazırlanmıştı. Kendi özel ihtiyaçlarımız, sağlık malzemeleri, gıda, ilaç ve benzeri malzemelerle birlikte, manevî reçetelerimiz olan Arapça ve İngilizce risalelerimizi de yanımıza aldık.

Uçak ile dört saat süren yolculuğumuz sona erdi ve Sudan’ın başkenti Hartum’a indik. Bizi daha önceden oraya gelmiş olan Avrupa Nur Vakfı Başkanı Fatih Ağabeyler karşıladılar. Vakıf daha önce kurban hizmetleriyle Sudan’da çalışmalar başlatmıştı, ama sağlık hizmeti, onlar için de yeni idi. Otelimize yerleştik ve biraz dinlenme sonrası ertesi gün gideceğimiz asıl görev yerine varmadan önce Nil Nehri’nin içinden geçtiği Hartum şehrini dolaşmaya niyetlendik. Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin Nil-i Mübarek dediği bu sudan tatmadan da edemezdik.

Sudan’da, ülkeye girebilmek için bir haminizin olması gerekiyor. İstediğim gibi gezerim diyemiyorsunuz. “Bedevî Arap çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabile reisinin ismini alsın ve himayesine girsin-tâ şakîlerin şerrinden kurtulup hâcâtını tedarik edebilsin.”sözü hatırıma geldi burada. Ne kadar da buraya ait bir cümle, hakkalyakîn yaşadık.

Hartum Sağlık Bakanı Yardımcısı hamimiz oldu. Akşam evlerinde ekibimizi misafir ettiler. Dilleri asıl olarak Arapça ama İngilizceye de çok hâkimler. Getirdiğimiz Arapça risalelerden hediye ettik, özellikle bakan yardımcısı hemen kitaptan bir yer okudu ve çok etkilendiğini ifade etti.

bizim-aile-ocak-44

Ertesi gün El Düveym şehrine seferimiz başladı. Yol boyunca gördüğümüz evler, yollardaki ölü hayvanlar, otobüsler çok kötü durumda idi. Köyler genelde suya yakın olabilmek için Nil nehri boyunca yerleşmişler. Çoğu kerpiçten yapılmış bir ya da iki göz odalı evler var. Motosiklete benzeyen küçük pır pırlarI yolcu ve yük taşımacılığında kullanıyorlar. Köylerin nüfusu kalabalık. Her tarafta, yeterli iş olmadığından dolayı boş boş oturup, tencerede pişirip kapağında yiyen tarzda miskin insan manzaralarına rastlıyorsunuz. Her köşede ise kadınlar küçük birer çay ocağı kurmuş, çay satıyorlar, hayatın içindeler. Sıcak insanları bu hale sokuyor. Hemen hemen gördüğüm tüm kadınlar yöresel bir örtü takmışlardı. Tek parça bir bezden oluşan ve dolama yaparak örtünülen bir yapı içindeler. Kadın erkek ilişkilerinde birbirleri ile rahatlar, sadece yabancı gördükleri ile uzaklar. Kadınlar arsında Hint Kınası çok yaygın. Her köşe başında kına yapan yerler var. Adeta kadının süsü olmuş. Evli veya bekâr olanları, kınalarının yapılış şekliyle ayırabiliyorsunuz. Çok renkli kumaşlara karşı ilgi duyuyorlar. Tabiî ki her yerde kadının güzellik anlayışı var. Dediğim gibi kına en büyük takıları. İnanılmaz motifler var. Hatta dayanamayarak tüm ekip bayanları olarak biz de kına yaptırdık.

Görev yapacağımız El Düveym şehrine girdiğimiz de Belediye Başkanı ve oranın yerel TV kanalı bizi karşıladı. Türkiye’den gelen bizlere öyle minnettar ve kıymetşinas bir yaklaşımları oldu ki gözyaşlarımızı tutamadık. İslâm’ın bu birleştiriciliğini, hiç tanımadığımız bu insanlarla yeniden keşfettik. Bu ittihada, birbirimizi kalkındırmaya, destek olmaya öyle açmışız ki meğer küllenmiş duygularımız adeta coşarcasına tezahür etti. Onların samimiyete, yol göstericiliğe, ağabeyliğe ihtiyaçları varken, bizim de bu değerlerimizi fiiliyata geçirmeye ihtiyacımız olduğunu yakinen hissettik.

bizim-aile-ocak-45

El Düveym, Sudanın ikinci büyük ve Nil’in kenarında yerleşmiş bir şehir. Hem tıp fakültesi, hem de Eğitim ve Araştırma hastanesi var. Hastane başhekimi bize çalışma alanımızı gösterdi. Ameliyathanede sterilizasyon koşullarını bulmak çok zor, ayrıca normal hijyen koşulları bile yeterli değil. Çalışan doktor ve sağlık personeli bu durumdan çok ümitsizler, hakikaten her sahada yardıma ve eğitime ihtiyaçları var. Halk fakir ve eğitimsiz, suların temizliği yeterli değil, tüm kanalizasyonlar açıkta. Çöpler toplanmıyor, doğal bir şekilde yok oluyor. Belediyecilik hizmetlerini tam bilmiyorlar. İçme suları Nil’den eşek arabaları ile varillerle getiriliyor. Getirilen sular herhangi bir arıtma işlemi yapılmadan tüketiliyor. Bu yüzden su ile bulaşan hastalıklar olan tifo ve sıtma geçirmeyen çocuk yok gibi.

Sağlıksız sular nedeni ile mide ve idrar yolu hastalıkları çok fazla. Biz elimizden geldiğince yanımızda götürebildiğimiz bu tür hastalıklar için olan ilaçları vermeye çalıştık. İlk etapta hasta bakmak ve ilaç vermek çok yeterli olmamakla birlikte, asıl yapılması gereken suların temizliğinin olması. İnsanların eğitilmeye ama her şey den önce ümide ve inanca ihtiyaçları var. Çünkü sömürgeci devletler tarafından bilerek cahil bırakılmışlar, o yüzden de değişim kolay değil. Onlar da bunu gördükleri için bizde hiçbir şey düzelmez fikriyatları var. Yanı başlarında adeta cennetten kaynak almışçasına boşa akıp giden Nil Nehri var. Milyonlarca metrekare boş arazileri var, ama miskinlik de diz boyu. Ortaya çıkacak çalışma potansiyeli ve iş gücü şu an boşta. Hiç biri için harekete geçmiyor veya geçirilmiyorlar.

Sudan’a gitmek bize ne kazandırdı diyecek olursak;

  1. Önce farkındalığımız arttı. Oradaki insanları gördüğümüzde bizde var olanlara karşı şükrümüzü daha iyi anladık. İnşallah hem kendimizi geliştirip, hem de başkalarına yardım eli uzatacağız.
  2. Yaptığımız iş yangına bir damla su bırakmak gibiydi, sadece gönlümüzün tarafını belirtmemizi sağladı.
  3. Eksiklikleri tespit etmeye ve yapabileceklerimizi keşfetmemize yol açtı
  4. Beyaz-Siyah Kardeşliğimizi yeniden keşfettik. Dostluk, kardeşlik, sevgi ve güven köprülerinin kurulmasına vesile oldu

bizim-aile-ocak-46

“Bizim düşmanımız; cehalet, zaruret, ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı sanat, marifet, ittifak silahıyla cihad edeceğiz.”

Bediüzzaman Hazretlerinin bu tespiti tüm âlem-i İslâm’ın problemi ve aynı zamanda çözümü. Burada bir kez daha anladık ki önce marifet, bilmek, öğrenmek gerek. Birleşmek, çalışmak, gelişmek gerek

Ve burada küçük de olsa bir medrese açmalı ve o insanlara ulaşmalı onlara gelişme güçlenme inancı aşılanabilmeli. Belki önce fedakâr birkaç kardeşe ihtiyaç var ya da onların içinden birkaç kişiyi Türkiye’ye getirip burada yetiştirip, daha sonra orada bir Medresetüzzehra açarak temizliği, bilgisi, kültürüyle örnek model medreseler oluşturulabilmeli. Çölde açan çiçekler gibi Zehra Okulları. Elbette para çok gerekli ama önce görgü olmalı, farkındalık olmalı. İhtiyaçlar hissedilmeli. İhtiyaç hissetmediğiniz bir şeyi talep edemiyorsunuz. İhtiyacın şiddeti arttıkça da açlık ve o şeye olan şevk ve istek artıyor ve hatta onsuz yapamaz derecede seviyor ve istiyorsunuz.

Maddi manevî terakkinin, gelişimin temini için, îmân-ı billâh, marifetullah ve muhabbetullah dairesinde yaşamak, öğretmek ve anlatmak, çalışmak çok daha fazla çalışmak lazım. Gayret bizden tevfik Rabbimden.

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*