Kapak

Savaşın mâsum kayıpları

Hastalar, yaşlılar, kadın ve çocuklar, savaş şartlarında dahi mâsum sayılırlar.

Onlara ilişilmemeli; canlarına, namuslarına, barınaklarına zarar verilmemeli. Yiyecek ve tıbbî ihtiyaçları hiçbir şekilde engellenmemeli.

Doğru olan, ideal olanı budur.

Ne var ki, çoğu zaman bunun tam tersi durumlar yaşanıyor.

Yani, savaşlarda en ağır mağduriyeti onlar yaşıyor, en acımasız saldırılara, en çetin muhaceretlere ve en iğrenç tâcizlere yine onlar mâruz kalıyor.

Yakın tarihte, bu tür trajedilerin sayısız örneklerine rastlamaktayız. Bunlardan birkaç tanesine kısaca değinmeye çalışalım.

* * *

“93 Harbi” diye kayıtlara geçen 1877–78 yıllarındaki Osmanlı-Rus Harbi esnasında, 580 yıllık Osmanlı Devleti tarihinin en büyük göç-muhaceret trajedisi yaşandı.

Büyük toprak kayıpları bir yana, Rumeli ve Kafkaslar’da yaşayan Gürcü, Çeçen, Çerkes, Dağıstan, Arnavut, Boşnak, Pomak ve Evlâd-ı Fatihân’dan olan yüz binlerce, hatta milyonlarca Müslüman nüfus, bulunduğu topraklardan muhaceret etti yahut mecburi göçe zorlandı.

Daha çok Doğu Trakya ve Anadolu’ya doğru akıp gelen bu çileli göçler esnasında, çok büyük dramlar, trajediler yaşandı.

Zira o devirde toplu nakil/ulaşım vasıtaları yoktu. Ekseriyetini kadın, çocuk, yaşlı, hasta ve yaralıların teşkil ettiği bu muhacir insan kafileleri yollara dökülmüş, tehlikeli beldelerden korumasız şekilde geçerek Türkiye topraklarına doğru menzil alıyorlardı.

Açlık, yokluk, yorgunluk ve bitkinliğin baştan aştığı bu uzun yolculuklarda, sağ-sâlim şekilde nihaî menzile varmak, neredeyse imkânsızdı. Dolayısıyla, muhacereti bitirip sağ kurtulabilenler, bir nevi imkânsızı başarmış kimselerdi.

İşte, günümüzde ağırlıklı olarak Türkiye’nin kuzey ve batı sınırlarını teşkil eden Karadeniz Hattı ile Ege ve Marmara Bölgesinde yaşayan Gürcü, Arnavut, Boşnak ve Evlâd-ı Fatihân’dan olan sair muhacir vatandaşların çoğu “93 Muhaciri”dir.

Bunların bir kısmı Anadolu’nun iç kesimlerine de gidip yerleşmiştir ki, “Barlalı Muhacir Hafız Ahmed”in ailesi de onlardan biridir.

 

Savaş ve muhaceret 45 yıl devam etti

1877’de Kafkas ve Balkanlar’dan başlayan göç dalgası, tâ 1923’teki “Mübadele Anlaşması”na kadar aralıksız şekilde devam etti.

Osmanlı’nın bilhassa 93 Harbinden sonra Rumeli ve Balkanlar’da zayıflama başlaması sebebiyle, Sırp ve Bulgar çetecileri ile Makedonya komitacıları, Müslüman nüfusa baskı uygulayarak onları göçe zorladı.

Köylere, kasabalara yapılan silâhlı baskınlarda çok sayıda Müslümanın canı yakıldı, mal-mülkleri talan edildi. Vahşetten sağ kurtulabilenler, evini-barkını, eşyasını ve her şeyini terk ederek çoluk-çocuğuyla yine Anadolu’nun yolunu tuttular.

İleriki bazı tarihlerde ise, Rumeli’den kitleler halinde büyük göçler yaşandı: Bilhassa 1912-13’te peşpeşe vuku bulan Birinci ve İkinci Balkan Harpleri ile 1914–18 yıllarında yaşanan Birinci Cihan Harbi hengâmesinde…

Savaşı sonlandıran Mondros Ateşkes Anlaşması (30 Ekim 1918), bu tarihten ancak beş sene sonra uluslar arası bir hukukî statüye kavuşturulabildi: 1923 Lozan Barış Antlaşması…

Lozan’da imzalanan barış antlaşması metnine son anda eklenen bir madde ile yeni bir göç hadisesinin yaşanmasına sebebiyet verildi.

Buna göre, Yunanistan tarafında kalan yüz binlerce Türk nüfusu ile Türkiye topraklarında yaşayan daha fazla sayıdaki Rum nüfusu yer değiştirecek.

1924 yılı başlarından itibaren fiilen başlayan bu mübadele (karşılıklı göç), uzun yıllar devam edip gitti.

Türklerin göç eden nüfusu 400 bin civarında kalırken, Türkiye’den Kıbrıs’a ve Yunanistan’a göç eden Rumları sayısı 1,5 milyonu buldu.

Ne var ki, her iki tarafın insanları da bu karşılıklı muhaceret esnasında çok büyük sıkıntılar çektiler. Yerleşik hayattan kopup gittikleri yerlerde ciddi mânada hem perişaniyet, hem de uyum zorluğu yaşadılar.

* * *

Millî Mücadele yıllarında (1918–23), İstanbul, Trakya ve Anadolu’nun muhtelif şehirlerini işgal ve istilâ eden İngiliz, Fransız, İtalyan ve bilhassa Yunan kuvvetleri, gittikleri yerde mâsum ahaliye, çocuk ve kadınlara da çok büyük bir merhametsizlikle taarruz ve saldırıda bulundular. Köylere, kasabalara baskın yapıp sivillere maddî-mânevi işkence çektirdiler.

Bilhassa, bu meyanda cereyan eden Maraş’taki hadise, bardağı taşıran bir damla oldu. Galeyana gelen Müslüman ahali, Sütçü İmam eşliğinde harekete geçerek, işgalci Fransızlara dünyayı dar eyledi.

22a

Mağduriyet, mazlûmiyet bitmiş değil

Yukarıda anlattıklarımız, başlangıç noktası daha çok 19. yüz yıla dayanan trajediler zincirinin halkalarıydı.

Ne var ki, benzer trajediler 20., hatta yeni girdiğimiz 21. yüz yılda da devam etti ve ediyor.

Bilhassa, Avrupa merkezli II. Dünya Harbi (1939–45) esnasında, askerî kuvvetlerin dışında, sayısı milyonlarla ifade edilebilen kadın ve çocuk nüfusu yakıcı-yıkıcı bombaların altında can verdi.

Bediüzzaman Hazretleri, II. Dünya Harbi esnasında Kastamonu Lâhikasında yer alan bir mektubunda, savaşlarda zulme uğrayanlar hakkında şu manidar izahatı yapar:

“…Kâfirin azap çekmesine acıyıp şefkat eden adam, şefkata lâyık hadsiz masumlara acımıyor ve şefkat etmeyip ve hadsiz merhametsizlik ediyor demektir.

Yalnız bu var ki, müstehaklara âfât geldiği zaman masumlar da yanarlar; onlara acımak olmuyor. Fakat, cânilerin cezalarından zarar gören mazlumların hakkında gizli bir merhamet var.

Bir zaman, eski Harb-i Umumîde, düşmanların ehl-i İslâma ve bilhassa çoluk ve çocuklara ettikleri katl ve zulümlerinden pek çok müteellim oluyordum. Fıtratımda şefkat ve rikkat ziyade olduğundan, tahammülüm haricinde azap çekerdim.

Birden kalbime geldi ki, o maktul masumlar şehîd olup veli olurlar; fâni hayatları, bâki bir hayata tebdil ediliyor. Ve zâyi olan malları sadaka hükmünde olup bâki bir malla mübadele olur. Hatta o mazlumlar kâfir de olsa, ahirette kendilerine göre o dünyevî âfâttan çektikleri belalara mukabil rahmet-i İlahiyenin hazinesinden öyle mükâfâtları var ki, eğer perde-i gayb açılsa, o mazlumlar haklarında büyük bir tezahür-ü rahmet görüp, “Ya Rabbi, şükür elhamdü lillâh” diyeceklerini bildim ve kat’î bir surette kanaat getirdim. Ve ifrat-ı şefkatten gelen şiddetli teessür ve elemden kurtuldum.” (Age, s. 49)

* * *

Diğer bazı trajedileri de şöyle özet mahiyetinde hatırlamaya çalışalım…

* İttihatçıların Taşnak ve Hınçak gibi Ermeni çetecileri ile sivil mâsum Ermenileri birbirinden tefrik etmeden çıkartıp uyguladığı “Tehcir Kànunu” sebebiyle (1915), yüz binlerce kadın ve çocuk adeta ölüme sürüklendi. Göç esnasında yaşanan acı ve telefât, ne yazık ki çok büyük oldu.

* İkinci Dünya Savaşından sonra Filistin topraklarına yerleştirilen Yahudiler, 1948’den itibaren yerleşik Arap halkına yapmadığı baskı, zulüm, işkence kalmadı. Her bir bahane ile düzenlenen saldırılarda, sayısı on binleri aşan Filistinli kadın ve çocuk şehit düştü.

* Komünist Rusya’nın 1979’dan itibaren Kızıl Ordu ile saldırdığı Afganistan’da, yine binlerce masum kadın ve çocuk dayanılmaz acılara, ölümlere maruz kaldı.

* Sırpların 1992’den itibaren ablukaya alarak saldırdığı mâsum Bosna halkı, dünyanın ve “medenî Avrupa!”nın gözleri önünde yüz binlerce insanını şehit verdi. Yer yer kelimenin tam anlamıyla katliâmlar yapıldı.

* Günümüzde, halen devam eden Afganistan, Filistin, Irak, Suriye, Mısır, Arakan gibi İslâm beldelerindeki işgaller ve kanlı çatışmalarda, yine en çok kadın ve çocuklar zulme uğrayıp mağdur hallere dûçâr oluyor.

Asırlardır yaşana gelen bütün bu mağduriyet ve mazlûmiyetlerin giderek azalması ve nihayet son bulması için bizlere düşen en büyük vazife, birlik-beraberlik niyet ve teşebbüsü ile birlikte İlâhî dergâha el açıp bol bol duâ ve niyaz etmektir.

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*