Kapak

“Her hastalığın fizyolojik ve psikolojik boyutu vardır”

bizim aile subat-33Akupunktur ve Fitoterapi Uzmanı Dr. Ümit Aktaş’la stres ve sağlıklı hayat üzerine bir sohbet gerçekleştirdik…

 Fitoterapi nedir? Öncelikle buradan başlayalım Ümit Bey.

Fitoterapi bitkilerin insan sağlığı için, hastalıklardan korunmak için, gerekse hastalıkları tedavi etmek için bitkilerin nasıl kullanılacağını inceleyen bilim dalıdır. Fitoterapi bugün eczalık alanının önemli anabilim dallarından bir tanesidir. Bütün dünyada eczacılar ve doktorlar fitoterapi eğitimi alırlar hatta master ve doktora seviyesinde eğitim veren bir bilim dalıdır. Öte yandan Türkiye’de Eczacılık Fakültelerinde fitoterapi okutulmasına rağmen,  maalesef Tıp Fakülteleri’nde Tıp Doktorları fitoterapi eğitimi almıyorlar. Fitoterapi bitkilerin tedavide kullanımını inceleyen bilim dalı olduğundan çeşitli uygulama metotları vardır. Bitkisel tıbbi yöntemlerle uygulanabilir, aynı zamanda bitkisel çay olarak da uygulanabilir. Bunun kullanıldığı en önemli yerlerden birisi de beslenmedir. Yani beslenmede de nasıl kullanılacağını nasıl içilip tüketileceğini bilmek öğrenmek fitoterapinin dallarından bir tanesidir. Fitoterapi eğitimi alan hekimler hastalarına bunun beslenmeyle ilgili yönünü de aktarırlar.

 Peki, fitoterapi ne kadar biliniyor ve bu alanda ne gibi çalışmalar yapılıyor?

Yeni dönemde Bakanlığımız, Tamamlayıcı Tıp Mevzuatı çıkardı. Bu mevzuatla tamamlayıcı tıp eğitiminin önü açılmış oldu. Fakat ülkemizde bu eğitimleri verebilecek o donanıma sahip hoca seviyesinde doktor sıkıntımız var. Fitoterapi konusunda yüksek lisans ya da doktora yapmış sadece 6–7 tane hekim sayımız var. Öte yandan doktorların bu bilim dalı hakkında eğitim almaması hastalar açısından da ciddi bir sıkıntı doğuruyor. Çünkü hastanın, hastalığıyla ilgili her türlü tedavi şansını talep etme hakkı vardır. Doktorlar hastalarının bitkisel tedavilerle ilgili taleplerine cevap veremediği için, hatta bu konuyu bilmediklerinden, “Böyle bir şey yoktur” diye azarlanmalarından dolayı doktor olmayanların elinde kalıyorlar. Yani memleketimizde fitoterapi denilince sanki aktar tıbbıymış gibi bir algı oluştu. Fitoterapi aktar tıbbı değildir. Fitoterapi tamamen bilimsel metotlarla uygulanan bir bilim dalı, tedavi metodudur. Diğer yandan fitoterapinin geçmişini de göz önünde bulundurmak lazım. “İlaçsız Yaşam” bu kitabımı yazdıktan sonra, bana gelen en sık soru “ilaçsız hayat mümkün mü?” Mümkün.  Fitoterapinin bir geçmişi vardır. Kimyasal tıp gibi 50–60 yıllık bir bilim dalı değildir. İnsanoğlu dünya üzerinde yüz binlerce yıl boyunca fitoterapi sayesinde hastalıkları tedavi etmiştir. Bugün tamamlayıcı tıp olarak adlandırılan tıp, tıbbın ta kendisidir. Kendisine modern tıp diyen ekol, kimyasal tıptır. Modern bilim, geleneksel bilim diye bir ayrım olamaz. Kimyasal tıp, yani bugün kullandığımız kimyasal ilaçlar 50–60 yıllık bir hikâyedir. Oysaki insanoğlu fitoterapi ve bitkilerle kendini yüzyıllar önce kanıtlamıştır. Kimyasal tıbbın halen kanıta ihtiyacı vardır ve tarihi, pardonlarla doludur. Sürekli yeni bir ilaç çıkarırlar ve sürekli “Pardon bu mucize değil, meğerse öldürüyormuş piyasadan çekiyoruz” diyor, ama o piyasadan çekilene kadar birçok insan da sağlığından oluyor. Ama kimse bunun hesabını vermiyor. Dünyada fitoterapi hakkında çok fazla yayınlar ve uygulamalar var. Örnek verecek olursak geçen sene bu konuyla ilgili 24.000 bilimsel yayın çıktı. Almanya’da doktorlar uygulanan tedavilerin yüzde altmış yedisinde fitoterapi ve bitkisel ilaçlar kullanıyor.

 Kimyasal tıp ve fitoterapiyi karşılaştıracak olursak neler söylersiniz?

Ülke ekonomisini de düşünecek olursanız, bitkisel tedavilerin maliyetleri düşüktür. Kimyasal tıp, modern tıp dediğimiz ekol kalıcı hastalıkların tedavisinde de son derece başarısızdır. Sahip olunan gripler, enfeksiyonlar birinci basamakta çözülecek problemlerdir. Ama kronik hastalıklar dediğimiz hastalıklar, insanoğlunun ciddi problemleridir. Kimyasal tıp dediğimiz ekol, bu hastalıkların sadece belirtilerini yok eder. Bunlar hastalığı tedavi etmeyen iyileştirmeyen sadece belirtileri yok eden baskılayan ilaçlardır. Bu ilaçlar hastalığı tedavi etmez, hastayı ömür boyu bunu kullanmaya mecbur kılar. Bunu sorguladığınız zaman aslında modern tıbbın ne kadar başarısız olduğunu görmekteyiz. Olay sadece şuan ilaç firmalarının para kazanmasına dönüşmüştür. Çok vahim bir durumdayız. Geçtiğimiz sene itibariyle Avrupa’da kişi başına en fazla antibiyotik kullanan ülke olduk. Öte yandan Dünya Sağlık Örgütü, antibiyotik çağının sonuna gelindiğine dair sürekli uyarılarda bulunuyor. Önümüzdeki 10 sene içinde antibiyotikler tamamen bitecek. Sadece bu bile çöküşüne neden olabilir. Diğer bir yandan bu kadar kontrolsüz, bilinçsiz antibiyotik kullanımı sonucu insanlar maalesef sahip olduğu probiyotikleri kaybetti. Çünkü antibiyotikler sadece zararlı mikropları öldürmüyor. Bizim vücudumuzda, bizim sağlığımız için gerekli olan mikropları da öldürüyor. Bu sefer biz bu probiyotikleri kaybettiğimiz için, başka hastalıklar ediniyoruz. Şeker hastalıkları, kalp ve damar enfeksiyonu hastalıkları, çocuklarda dikkat bozukluğu başlıyor. Son 50-60 yıl içerisinde insanoğlu, bütün gıdasını değiştirdi. Yani yüz binlerce yıl boyunca yediği gıdaların genetiği değiştirildi ve GDO kavramı oluştu. 1943‘den itibaren buğdayın genetiği değiştirildi. Dünyada en yaygın gıda buğday oldu. İnsanoğlu tarihte hiç yemediği kadar ekmek yemeye başladı. Ama bütün bunların sonucu olarak da insanoğlu sağlığını kaybetti. Yani modern tıp diyor ki insanoğlunun ömrünü uzattık, ama bir bakıyoruz ki bu ömrü uzayan insanların hepsi hasta ve ilaç kullanıyor. Hastaneler dolup taşıyor, ilaç harcamaları katlanarak artıyor. Ve biz bunun adına sağlık sitemi diyoruz.  Ben böyle bir şeye katılmıyorum.

Asrın hastalıklarından biri olan stres hakkında fitoterapinin bize söyleyecekleri var mı?

Psikolojiyle fizyoloji bir birinden ayrı çalışan sistemler değildir. Bunu iyice vurgulamak gerek. Sanki bu sistemler ayrı çalışan sistemlermiş gibi gösteriliyor. Stres ve depresyonun kaynağı sadece beyinselmiş gibi konuşuluyor. Aslında öyle değil. Her hastalığın bir fizyolojik bir de psikolojik boyutu vardır. Bunlar iç içe geçmiş şekilde çalışır. Örneklendirecek olursak depresyon dediğimizde aklımızda seretonin denen hormon gelir. Seretonin eksikliğinde depresyon oluşur. Peki, bu madde nerede salgılanır? Herkes beyin der. Doktorlara da sorun aynı cevabı verirler. Çok doğru yüzde beşi beyinle salgılanır. Fakat seretonin maddesinin yüzde doksan beşinin bağırsaklarda probiyotikler tarafından yapıldığını biliyor muydunuz? Şimdi siz depresyonda olan bir insana bağırsaklarını, beslenmesini düzenlemeden antidepresan verirseniz ne kadar doğru bir iş yapmış olursunuz? Neden depresyonda sayfalarca yan etkisi olan ilaçlar, antidepresanlar veriliyor da, hiç yan etkisi olmayan probiyotik takviyesi yapılmıyor. Veya neden depresyondaki hastanın beslenmesi düzenlenmiyor?  Bu durumda da serotonin hormonunun yüzde doksan beşi bağırsaklarda salgılanırken, depresyonun beslenmeyle ilgisi olmayabilir mi? Böyle bir ihtimal var mı? Kesinlikle söz konusu olamaz. Önce beslenmeyi düzenlememiz gerekir. Peki, bugün hangi doktora, psikiyatrise gittiğinizde size beslenmeden bahsediyor? Son derece yanlış. Bugün şizofrenin, otizmin, depresyonun tedavilerinde bile muhakkak suretle beslenmeyi düzenlemek gerekir. Birkaç öneride bulunacak olursak işlenmiş gıdalardan kesinlikle uzak durmalı, bu maddeler doğrudan kimyasal madde demektir.  Bugün 20 bin tür yenilebilir bitkiyi tüketiyoruz. Yediklerimizin içersinde ise on beş bin tür ise kimyasal madde var. Tarih boyunca yediğimiz bitkiler kadar kimyasal kullanılıyor aslında. Birinci kural işlenmiş gıdalardan uzak durulmalı, ikinci kural ise buğdayı hayatımızdan çıkarmalıyız. 1943 yılında Amerika, buğdayı ıslah edeceğim, verimi arttıracağım diye buğdayın genetiğini değiştirmiştir. Bugün yediğimiz buğday genetiği değiştirilmiş buğdaydır. Yani kimyasaldır. Diyabet, şeker, depresyona, gluten hassasiyetine sebep olmaktadır. Bugün çölyak, romatizmal hastalıklar, vücut ağrılarının altta yatan sebebi aslında gluten hassasiyetidir. Gluten, buğdayın içinde yer alan bir proteindir. Bugün genetiği değiştirilmiş buğdaydan uzak durmak zorundasınız. Bizim ülkemizde istenildiği takdirde genetiği değiştirilmiş buğday tarımı yapılabilir. Halen Kastamonu’da siyez buğdayı denilen ilkel buğday üretilmektedir. İlla buğday tüketeceğim, ekmeksiz yapamam diyorsanız, belli miktarda siyez buğdayı tüketin. Rafine edilmiş şekerden uzak durulmalıdır çünkü rafine edilmiş şeker kesinlikle vücut için, bağışıklık sistemi için zehirdir. Otizm, şizofreni, depresyon hastalıklarında kesinlikle kullanılmamalıdır.  Hazır mayalı gıdalardan da uzak durulmalıdır ve geleneksel beslenmeye dönülmelidir. Kolajen çok önemli bir madde olup, kolajen içeren en önemli gıdalardan biri paça çorbasıdır. Bol bol içmenizi tavsiye ediyorum. Aynı şekilde kemik suyu da tüketilmeli yemeklere ilave edilmelidir.

Çok teşekkür ederiz Ümit Bey, okuyucularımıza son olarak neler tavsiye edersiniz?

Şahit oluyorum ki günümüzde çocukları obeziteden korumak için,  light, yağsız ürünler yediriliyor. Kesinlikle bu cinayettir. Çocuğun gelişimi için yağ şarttır. Bütün beyin hücreleri yağdan oluşur. Vücudumuzdaki bütün hücrelerin duvar yapısında yağ vardır. Diğer bir yanda doğru bildiğimiz yanlışlardan bir tanesi de kolesterol. Kolesterol vücudumuzun tamir harcıdır. Kolesterol vücudumuzda yapılan bir maddedir. İnsan vücudunun yaptığı bir madde zararlı olamaz. Kolesterolü bir şekilde almamız gerekir. Almasanız bile vücudunuz bunu yapar. Ama neyden almalıyız? İşlenmiş endüstriyel yağlardan değil de iki tane kıymetli yağımız olan hakiki köy tereyağı ve saf sızma zeytinyağından almalıyız. Bu ikisini tüketeceğiz eksik etmeyeceğiz, ama abartmayacağız da. Temel prensip dengeyi gözetmek,  kararında beslenmektir. Kararında almadığınız her bir şey sizi zehirler. Su olmadan yaşayamazsınız, ama bir saatte bir damacana su içerseniz su zehirlenmesi yaşarsınız. Bunun için dengeyi, kararı bozmamak gerek.

 

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*