Diğer

İnsan kalabilmek

Bir Cuma sonrası, dünyanın en emin beldesindeyiz… Kâbe’den ayrılmanın hüznüyle, son kez dünya gözüyle ona bakarken düşündüm, “Seni tanıyalı henüz üç gün olmuş ve ayrılmak bu kadar zorlaşırken kim bilir Peygamberimiz (asm) seni nasıl bırakabildi?” Derken Efendimizin hicret ederken ki o sözleri zihnimde belirdi: “Ey şehir, senden çıkarılmasaydım vallahi seni terk etmezdim! Ey Kâbe! Ne kadar hoşsun, kokun ne kadar da güzel! Şanın hürmetin ne kadar da yüce! Muhammed’in canı elinde olan Allah’a yemin ederim ki, Allah nezdinde müminin hürmeti, malı, canı, onuru senin saygınlığından daha büyüktür.”

Yolculuk boyu düşünüyorum, elbette öyle olmalıydı. Çünkü insan; sevgi ve merhametle yoğrulmuştu. Çünkü insan; Allah’ın halifesi ve İlâhî sıfat ve isimlerinin tecelligâhı olarak yaratılmış, her iki âlemi de içinde barındıran ve her iki âlemin de Sultanı’dır. Çünkü insan; ahsen-i takvim ve eşref-i mahlûktur. Bediüzzaman’a göre insan; şu kâinat ağacının en son ve en cemiyetli meyvesi ve hakikat-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm cihetiyle çekirdek-i aslîsi ve kâinat Kur’ân’ının âyet-i kübrası, ve İsm-i âzamı taşıyan âyetü’l-kürsîsi, ve kâinat sarayının en mükerrem misafiridir. Yani tabiatıyla İslâm’a göre insan, varlıktaki her şey onda bir öz, bir hülâsa halinde mevcuttur. Yunus’un da “ilim ilim bilmektir, ilim kendini bilmektir” mısralarını sesli düşünüp, peki sen diyorum kendime “kendini bilip de Rabbini bilerek ebediyete göçmeyi istemez misin?” Mevlana’nın dediği gibi aslında: “Ey Hakkın kitabının kopyası olan sen, Ey padişahın güzelliğine ayna olan sen, âlemde senin dışında olan bir şey yoktur, ne istiyorsan kendinden iste, kendinden ara… Ne arıyorsan sensin, sen”

Bunun cevabını yine ayette buluyorum: “Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi.”  Demek ki insan bu âleme ne için geldiyse, o vazifesini yapıp bitirecek, zaman ve potansiyele sahip, yani yapabiliriz. O halde neydi bizdeki bütün istidatları kullanmamıza engel olan şey?

Kuşlar uçmayı, balıklar yüzmeyi bilerek geliyorlar bu dünyaya. Ama biz insan sıfırdan başlıyoruz hayata. Önceleri ağlayarak acizliğimizi kullanıp, ebeveynlerimizi ayağımıza getiriyoruz. Ancak ben yaparım dedikçe bir şeyleri öğrenmemiz gerekiyor. İhtiyat, iki şey arasında doğru olanı tercih etmektir. Ve insan hayatı boyunca gerek hadiselerle, gerek sınandığı imtihanlarla yıllarını alıyor ihtiyatlı olması. Belki insandaki “nur” olan akılla bu durumlarda isyan yerine demeliyiz ki, “Nasıl Allah atmacayı serçeye musallat ederek, serçenin savunma gücünü ve yollarını geliştiriyorsa beni de böyle geliştiriyor.” Olaylara sadece maddî gözle değil de ruhumuzla ve vicdanımızla da bakabilirsek, kulluk vazifemizde hedefe ulaşmamız kolaylaşır sanıyorum.

Gönül var ki bir de;  “Ben yere göğe sığmam, ancak mümin kulumun kalbine sığarım” kudsî hadisine mazhar olmuş. Bu yüzden Kâbe’den daha değerli. Niyet var bir de, “ameller niyetlere göredir” denildiği ve yapmak istediğin bir iyiliği gönlünden geçirmen yetiyor Mevla’nın kalbine nazar etmesi için. Bir Kâbe var Allah’ın gün içinde defalarca nazar ettiği bir de gönül… Demek ki diyorum sonsuzluğa açılan kapı gönül ise benim istidatlarımı tam anlamıyla kullanabilmem için kalbimi bütün günah ve kirlerden arındırmam şart. Niyetlerimi temize çekip, ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek için geldiğim bu âleme cisim gözüyle değil de gönül gözüyle bakabilmem gerekiyor. Tabi ki yağan yağmuru su olarak gören bir hayvandan ancak yağmura rahmet diyen insan üstün olabilir. Nasıl ki kalp durursa insan yaşamını kaybediyor, öyleyse insanı kendi yapan kalbidir, kalbinin içindeki niyetleridir. O halde “Biz insanın niyetlerine ve gönlüne bakarız” diye müjde vererek yolumu kolaylaştıran Allah’a hamdolsun.

Bir de vicdan ve niyetin ne demek olduğunu öğrendiğim Hz. Ali’nin kıssası gelir aklıma:

Bir vakit, İmam-ı Ali (ra) bir kâfiri yere atmış. Kılıcını çekip keseceği zaman o kâfir ona tükürmüş. O, kâfiri bırakmış, kesmemiş. O kâfir ona demiş ki: “Neden beni kesmedin?”

Dedi: “Seni Allah için kesecektim. Fakat bana tükürdün; hiddete geldim. Nefsimin hissesi karıştığı için ihlâsım zedelendi. Onun için seni kesmedim.”

Evet, O kâfir ona dedi: “Beni çabuk kesmen için seni hiddete getirmekti. Madem dininiz bu derece sâfi ve hâlistir; o din haktır” dedi.

Bizler ki yanlarından bir cenazenin geçtiğini gördüğünde ayağa kalkan Efendimize (asm) o cenazenin Yahudi olduğu söylendiğinde “O da bir insan değil mi” sözlerini sarf eden, Âlemlerin kendisi için yaratıldığı, yaratılmamıza vesile olan Hz. Muhammed’in ümmetiyiz. O’nun sayesinde insan olarak yaratıldık ve yine O’nun hayatı ve sünnetini yaşamamıza kopyalayarak insan olarak kalabiliriz. Şair Mehmet Akif’in dediği gibi;

‘’Dünya neye sâhipse, onun vergisidir hep;

Medyûn ona cem’iyyeti, medyun ona ferdi

Medyundur o mâsûma bütün bir beşeriyet

Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret’’

 

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*