Kapak

Risale- Nur’da insan tahlili

Yaratılmışların en şereflisi, yeryüzünün halifesi olan insan, dünya üzerinde yaşayan en gelişmiş ve değerli bir varlıktır. Gelişmiş bir beyne, soyut düşünce yeteneğine sahip olması ve kendinin farkında olması, rasyonelliği ve zekâsı gibi yüksek seviyede düşünmesini sağlayan özellikleri, insanı insan yapan nitelikleridir.1 Bu tanıma ek olarak, insan sadece maddî yönüyle değil, sahip olduğu ruh cevheriyle manevî yönü de olan bir varlıktır. İnsanoğlunun sahip olduğu, Allah’ın insana bir lütfu olan ruh cevherine sahip olan bir varlık olma hasebiyle, mükerrem bir varlık olan insan, tek boyutlu değerlendirilmemeli, bütüncül bir bakış açısıyla değerlendirilmelidir.

Beden ve ruhtan müteşekkil bir varlık olma yönüyle insan, Kur’ân-ı Kerîm’de eşsiz bir konuma yerleştirilmiştir. Zaten nüzul itibariyle de ilk ayete baktığımızda Alak sûresinde insan tarifi ile karşılaşırız. Yani her şeyden önce Kur’ân, insan ile ilgilenmiş ve Sâni-i Kâinat’ın nazdar bir sevgilisi olan insana ihtimam göstermiştir. İnsan, insan olma yönüyle üstün addedilmiştir. Yine Kur’ân-ı Kerîm’de karşımıza çıkan “Ey insanlar! Ey Âdemoğulları!” seslenişinin de diğer mahlûkattan farklı olarak doğrudan insana yapılmış olması, insanın özel bir muhatap seçildiğinin en açık göstergesidir. Hâlıkımızı bize tanıtıp, tarif eden üç büyük küllî delilden birisi olan ezeli Kelâm, söze Allah ile yani besmele ile başlamakta, insan ile yani “Nâs” ile son vermektedir. Bu da Kur’ân-ı Kerîm’in nihai hedefinin insan olduğunun delilidir.

Hâlıkımızı tanıtıcı ve tarif edici bir diğer delil olan Efendimiz (sav) ise, mükerrem bir varlık olan insana değer vermiş, düşmanı dahi olsa hiç kimseye insan haysiyetine yakışmayacak şekilde davranılmasına müsaade etmemiştir. Çünkü Nebevî bakış açısıyla değerlendirildiğinde, her insan saygıdeğer ve sevilmeye layıktır. Bütün güzel huyların zirve noktasında bir şahısta ve bir arada bulunduğu şefkatli Nebî kişinin değerinin yalnızca Allah’a olan bağlılık ve teslimiyette olduğu vurgusunu yapmıştır.

Muhabbet ve merhamet peygamberi olan Efendimiz’in (sav) insana olan sevgisini Kur’ân-ı Kerîm’de “And olsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.” 2 Mü’minlerin dertlerini, sıkıntılarını yüreğinde duyan, acısını hisseden şefkatli Nebî, insanî değerlerin yok olduğu dönemde sevgi toplumu oluşmasına vesile olmuş ve asırlar boyunca da O’nun yolundan, izinden yürüyenlere de insaniyete layık, onurlu bir yaşam sürebilmenin sırrını öğretmiştir.

Kur’ânî ve Nebevî metodun takipçisi olan Risale-i Nur’da ise insanın mahiyeti ve tanımı ile ilgili en çarpıcı ve güzel açıklamaları bulabiliriz. Kâinat bir ağaç olarak değerlendirildiğinde insan bu ağacın en son ve en cemiyetli meyvesi olarak kabul edilirken, Hakîkat-i Muhammedî Aleyhissaletü Vesselam cihetiyle ise aslî bir çekirdek olarak değerlendirilmiştir. Başka bir ifadede de kâînat Kur’ân’ının âyet-i kübrası ile tanımlarken, İsm-i Âzâmı taşıyan ayet’ül-kürsi ifadelerini kullanmış olması, insanın mahiyeti ve yaratılış gayesini anlamada en önemli yöntemin Nebevî çizgiyi doğru değerlendirmede ve Efendimiz’i (sav) anlamaktan geçtiğini görüyoruz.

“Kâinat sarayının mükerrem misafiri” tanımı ise insanın kıymetini gözler önüne serecek veciz bir ifadedir.

Asrın müceddidi Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri insanı tahlil ederken, mükemmelliğine vurgu yapar. Said Nursî’ye göre insan, istidatça yaratılmışların içerisinde en zengin, mahiyetine kudretten ehemmiyetli cihazat ve kaderden kıymetli programların yüklendiği şaşırtıcı cihazlar, organlar, aletler ve latifelerle süslü vücud libasına sahip kıymetli ve değerli bir varlık olarak açıklanırken, bir diğer açıdan da değerlendirildiğinde hadsiz acz, fakr, nihayetsiz maksatları ve nihayetsiz arzuları, düşmanları ve onu inciten zararlı şeyleri bulunan bir bîçare zîhayat olarak tanımlanır. İnsanı tanıyan, çok iyi tahlil edebilen asrın âlimi Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri insanın, lezzet-i hayat cihetinde en müteelim ve lezzetleri dehşetli elemlerle âlûde olma hâsiyetini de gözler önüne serer. İşte tam bu karşıtlığın karşımıza çıktığı noktada asrın şefkatli tabîbi, ince bir hisle, parlak bir şekilde şefkâtkârane bir üslubla, bütün sıkıntılarımızı, hüzünlerimizi, merhemmisâl nurlu eserleriyle izale eder. Acizlik ve fakirliğimize karşın, her şeyin dizgini elinde, her şeyin hazinesi yanında, her şeyin yanında nazır aczden müberra, her mekânda hazır, kusurdan mukaddes, nakstan muallâ, Kâdir ve Ganiyy bir zatın mevcudiyetinin en büyük dayanak noktası olduğuna vurgu yapar. Böylelikle insan, zaafında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret barındırır.

Yine doğrudan doğruya Kur’ân-ı Kerîm’den ilham alınarak telif edilen Risale-i Nur’da karşımıza çıkan “Kâinat ülkesinin arz memleketinde Padişah-ı Ezel ve Ebed’in gayet dikkat altında bir müfettişi, bir nevi halife-i arzı” ifadesi ise insanın değerinin ve yüklendiği sorumluluğun önemini gözler önüne sermektedir. Sema, arz ve cibalin kaldırmasından çekindikleri emanet-i kübrayı omzuna alan insan bu sorumluluğun yerine getirilmesiyle de çok geniş bir ubudiyetle mükellef bir abd-i küllî makamına çıkabildiğinin müjdesinin verildiğini görüyoruz. İnsana ehemmiyetli bir rütbe verilmesi ve her amelinin, sözünün dikkatli bir şekilde muhafaza altına alınması, büyük bir muhasebenin varlığına işaret eder. Nasıl ki dünyevî rütbece önemli kimselerin bize göre sıradan addedilebilecek her sözü, hareketi ve açıklaması medya çalışanları vasıtasıyla takip edilip kaydediliyorsa aynen öyle de bir müfettiş, bir bakan gibi vazifelerle tavzif edilmiş olan insanın da her hareketi, sözü kirâmen kâtibîn meleklerince mükâfat veya mücazat görmek amacıyla kaydedilir. Bu da insanın başıboş bırakılmadığını, bu denli kıymetli addedilen insanın bütün amellerinin suretleri alınıp yazıldığını ve bütün fiillerinin neticeleri muhasebe için zapt edildiğini bizlere hatırlatır.

Nur’un sayfalarında karşımıza çıkan ifadelerde, asrın âlimi, bir şahsı, başkasının bir nevi hükmüne geçebilecek kadar değerli olan insanın, ancak îmân ve ibadet ile gerçek manâda kıymet kazanabileceği vurgusunu yapar. Fıtraten mükerrem olan insanın ebed için yaratıldığını ve ebede gideceği hakikatini her fırsatta ihtar eder. Bizleri yüce makamlara ulaştırabilecek, cennete lâyık bir kıymet alabilmemizi sağlayabilecek, ancak îmânın nuru olduğunu belirtir. Yani insan, kalbinde barındırdığı îmânî değer ve işlerle anlam ve önem kazanır.

Asrın müceddidi, insanın âlî mertebelere, beşeriyetin ise en büyük makamlara çıkabilmesinin en büyük aşamasının, yaratıcısını tanımak ve bilmekten geçtiğini ifade eder. Marifetullah yolculuğunda basamak kaydeden herkes, kendisine ihsanlar eden zatı perestiş derecesinde sevme derecesine mazhar olur. Böylelikle hayatın sırrını anlayanlar ve hayatını suistimal etmeyenler dâr-ı bekâda ve cennet-i bâkide hayat-ı bâkiyeye mazhar olacaktır.3 Yani mesûdâne bir hayatın esası ve sırrı, yaratılış gayesi ile paralel bir hayat sürdürebilmektedir.

 1.Vikipedi, Özgür Ansiklopedi

2.Tevbe Suresi – 128.ayet

3.Lem’alar – 30.Lem’a      

 

 

 

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*