Kapak

Ceylan Ağabey çok hasta!

“Hacı adaylarıyla hacca gittik. Büyükçe bir salon­da karyolalar yan yana diziliydi. O salonda bulunan­ların hepsi eğitimli insanlardı. Bunlardan bir tanesi herhangi birini tenkit etmeye başlardı. Meselâ; “Ab­dullah’ın şu hataları vardır.” Öbürü; “Celâleddin’in daha büyük hataları var” diye anlatırdı. Üstad’ın yakın talebelerinden Ceylan Çalışkan Ağabey yattı­ğı yerden hemen seslenirdi: “Ömer Efendi!” Fırlayıp yanına giderdim. “Ben çok hastayım, ne yapsam acaba?” “Ağabey, doktor çağırayım, ilâç alayım. Ne buyurursun?” derdim. Tabii o salonda bulunan herkes dikkat kesilirdi; Ağabeyimiz hastaymış diye. “Ömer Efendi” derdi, “Ben kimsenin aleyhinde ko­nuşamıyorum, acaba ne yapsam?” Hepimiz güler­dik, “Tamam Ağabey, konuşmayacağız” derdik, yatardık. İnsan başkasını konuşmaya alışınca, far­kında bile olmadan konuşur. Yine konuşan oldu mu Ceylan Ağabey beni yine çağırıp yine aynı cümleyi söylerdi. Yani konuşanlara dönüp gıybet yapmayın, haramdır, demezdi. Bu itirazını kadife bir mendile sarıp uzatırdı.”

İşte böyle bir hatıra geçiyor kayıtlara… Ben bu hatırayı ilk dinlediğimde; “Ceylan Ağabeyim ya, ne kadar da tatlı!” deyip, “aaa biliyor musunuz; bir kere de şöyle demiş, böyle yapmış, hatta biliyor musu­nuz bir gün de şöyle olmuş” diye birçok anı, hatı­ra anlatmaya koyulmuştum. Sonra düşündüm de talebe olmaya çabaladığımız şu zamanda biz bu hikâyenin neresindeyiz ki? Hatta onu da geçtim, biz bu hikâyenin herhangi bir kahramanı olabiliyor muyuz? Bir gün bir gıybet esnasında Ceylan Ağabe­yin söylediği sözleri işitsek bir kardeşimizden, bizim tepkimiz ne olur acaba?

İşte tüm bu soruları çokça sormalı belki de in­san… Gıybetin o dehşetli halini hakikaten hisset­meli dünyasında.

Şimdi gelin bir hatırayı da Molla Hamid Ağabe­yin dilinden dinleyelim:

“Bir gün, camiin hücre kapısını açık unutmuş­tuk. Talebe arkadaşların küpte kavurmaları vardı. İçeri giren bir köpek, küpe kafasını sokup kavurma­ları yemiş, sonra da kafasını çıkaramayınca küpü kırıp kaçmış.

“Talebe arkadaşların canı çok sıkılmıştı. Bir ter­tiple köpeği tekrar celbedip, sopa ile döveceklerdi. Üstad vaziyeti öğrenince, onları vazgeçirmek istedi. Molla Resûl:

“Seyda biraz kıymamız vardı. Biz kıyamıyorduk ki, yiyelim. Hâlbuki bir köpek gelerek hem kıymayı yemiş, hem de küpü kırmış. Bize zarar verdi. Nasıl biz onu dövmeyelim?’ dedi, Üstad:

“Molla Resûl, senden soruyorum, vicdanen söy­le, sen aç kalsan, paran da olmasa, bir şey almaya gücün de olmasa, nihayet açık bir yerde bir et bul­san, yer misin, yemez misin? Hâlbuki aklın var, id­rak ediyorsun ki, bu etin sahibi var’ diye konuştu.

“Molla Resûl, Üstad’ın bu konuşması üzerine bir müddet konuşmayarak sustu: Sonra cevaben:

“Evet, yerim Seyda!’ dedi.

“Üstad tekrar buyurdu ki:

“Bu hayvandır, aklı yoktur. Haramı helâli bil­miyor. Hayr ve şerri tanımıyor. Sahibinin kendisini döveceğini de bilmiyor. Elbette açık kapıdan girip, kıymalarınızı yemiş. Bundan dolayı cezaya müsta­hak mıdır? Sizden soruyorum, elinizi vicdanınıza koyarak cevap verin.’

“Sonra Molla Resûl ve arkadaşları, köpekte ka­bahat yoktur diye kabul ettiler. Üstad:

“Madem öyledir. Bu hayvanın gıybetini yapma­yın ve helâl edin!’

İşte, bir köpeğin ardından konuşmaya gıybet di­yor Üstadımız ve biz onun talebeleri olma gayretin­deysek neden bu alışmışlığımız? Bir iki dakika dü­şünelim ve soralım kendimize “Bir kardeşim benim omzumdaki akrebi almak isteyince ben ne tepki ve­riyorum?” diye. Soralım sormasına bu soruyu ama öyle kalabalık bir yerde sormayalım, şöyle vicdanla­rımıza safiyane danışarak, onlara söz hakkı vererek soralım. Susturmayalım vicdan dediğimiz nimeti. “Yahu ben zaten olanı söylüyorum, olmayan bir şeyden bahsetmedim ki!” Ya da, “Eh canım, gel­sin yüzüne de söylerim, gıybet sayılmaz ki bu!” mu diyoruz? Yoksa hakikatlerin kapılarına mı anahtar oluyor vicdanımız? Ben bu sorunun cevabını başta kendi vicdanıma olmak üzere vicdanlarımıza bırakı­yor ve bir de şunu sormak istiyorum sizlere: “Karde­şim bende öyle bir hastalık var ki kimsenin arkasın­dan konuşamıyorum” diyor muyuz hiç? Önemli olan bunu Ceylan Ağabeyin kelimeleri ile ifade etmek değil, yeter ki aynı hakikati anlatalım. Şayet Cey­lan Ağabeyimizin hastalığına tutulmuşsak, diğer kardeşlerimize bulaştırmaya çalışıyor muyuz onun gibi. Yani demem o ki; kardeşlerimizin omzundaki akrebi mi almaya çalışıyoruz yoksa “Ben ne diyeyim ki şimdi?” deyip boş mu veriyoruz, şahs-ı manevi­yi hiç aklımıza getirmeden? Unutuyor muyuz pek kıymetli hadisi şerifleri? Peygamberimiz demiyor mu “Gıybet eden de dinleyen de günahta ortaktır.” diye? Peki ya Risale-i Nur? Zemm ve gıybet ak­len, kalben ve insaniyeten ve vicdanen ve fıtraten ve asabiyeten ve milliyeten mezmumdur demiyor mu? Diyor elbet ve uyarıyor:

“Gıybet, katl gibidir!”

Şimdi soruyorum sizlere; katlin bir parçası ol­mayı kabul edebilir misiniz? Ey vicdanım! Sen buna razı olabilir misin? Cevabımız her ne ise fiiliyatımız da o yönde olsun inşaallah. Âmin.

 

 

 

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*