Röportaj

“Anne şefkati en az anne sütü kadar önemli”

rukiye1 copyFikirlerinden ve tavsiyelerinden sıklıkla istifade ettiğimiz Uzm. Klinik Psikolog ve Psikoterapist Rukiye Karaköse ile bu ay “Annelik ve çalışma hayatı arasında kalan kadını” konuştuk…

Siz de çalışan bir annesiniz. Eminim okuyu­cularımızdan da böyle olanlar vardır. Hamilelik süreci ve doğum ve sonrasıyla birlikte değerlen­direcek olursak. Çalışan bir anne bu sürece nasıl hazırlanmalı?

Kadın çalışsın, çalışmasın öncelikle anneliğe hazırlık zaten hayatında büyük bir devrimdir. Bu süreç bir kadın için ciddi bir değişim, dönüşüm, kendini, hayatı tanıması, hayata farklı bir açıy­la bakması demektir. Eğer ki anne çalışıyorsa, bu ekstradan bazı zorlukları, göz önüne alınması gereken bazı özellikleri, gündeme getirir. Çalışan kadının öncelikle hamileliğini nasıl geçireceğini, sağlıklı bir şekilde geçirip geçiremeyeceğini ve duygusal stres, fiziksel yorgunluk açısından bu­nun plânlanmasını yapması lazım. Hamileliğin son haftalarında bazı yasal haklar var, ama bana kalırsa yeterli değil. Biraz daha esnek, kadın bede­nin özelliklerini hassasiyetini göz önüne alarak, bu iznin daha kolay uygulanabilir bir hal alması lazım. İş yerleri bunu istismar edebiliyor. Evet, ama dedi­ğim gibi öncelikle hamileliğimi nasıl geçireceğim? Kaçıncı aya kadar çalışacağım? Hangi şartlarda çalışacağım? Bunu planlamak gerekiyor. Doğum­dan sonra bazı anneler, 3–4 aylık izin sonrasında hemen işe dönüyorlar. Bu ciddi bir annelik depres­yonunu da getirebiliyor. Şöyle ki, yeni anne olmuş birinin hormonları çok aktiftir. Annelikle ilgili olan, şefkat hissettiren hormonlar biraz daha yoğun çalışır. Hüzne kapılmasına sebep olan hormonları çok daha aktiftir. Yeni anne olmuş bir hanımı da 3 -4 aylıkken çocuğundan ayırmak, ona ciddi bir ıstırap verir. Anne iş yerindeyken aklı bebeğinde kalıyor, ciddi suçluluk duyguları hissediyor ve “Ben nasıl bir anneyim? Yeterli miyim? Çocuğumun yanında değilim, ilk adımlarını göremiyorum, ilk kelimelerini duyamayacağım, çocuğum en önemli anlarında yanında değilim.” gibi ciddi bir suçluluk, hüzün duygusu görüyorum annelerde. Olabildi­ğince imkânları seferber edip, annenin, bebeğinin ilk yıllarını yanından geçirmesi lazım. Bir insanın hayatının ilk 0–6 yılı kişilik açısından çok önemli­dir. O 6 yaşa kadar bizim dünya tasavvurumuzun, anne ile bir köklü ilişki, kendi değerlilik duygumuz, özgüvenimiz hep bu yaşlarda şekilleniyor. Yani şunu söyleyebiliriz ki, kişiliğimiz yaklaşık % 80’e yakını bu çağlarda şekilleniyor. Ama biz son yıllar­da bunu biraz unuttuk. Psikolojide “0–6 yaş çok önemlidir, anne mümkünse çocuğun yanında ol­malı ve onunla yakından ilgilenmeli” diye çok açık söylenir. Ama son yıllarda yazılan kitaplarda görü­yoruz ki, “anne çalışmak zorundaysa, onun yerini alan biri ona iyi baksa olur” diyorlar. Evet, zaruri­yet varsa olabilir, ama bu nasıl bir zaruriyet? Anne vefat etmiştir, hayatî bir riskten dolayı hastane­dir, gerçekten zaruriyetten dolayı çalışıyordur ya da çalışmazsa gerçekten ekmek bulamayacaktır, hayatî ihtiyaçlarını karşılayamayacaktır. Burada bir zaruriyet söz konusu. Zaruriyet yoksa birazcık tercih hakkımızı kullanıp çocuğumuzun yanında olmamız lazım ki çocuğumuzun ruh sağlığını ko­ruyarak, muhafaza ederek büyütebilelim. Ama 0–6 yaş bugün için çok zor derseniz, en azından şunu söyleyebilirim; hanımlar ücretsiz izin alarak ki çoğu çalışma sistemi de buna müsaade ediyor, o ilk iki yılı çocuğunun yanında geçirsinler. Bu da şunun için çok önemli, ilk iki yıl temel güven duy­gusunun oluştuğu dönemdir. O ilk iki yıl temel güven duygusunun oluşması için, anne ile bağ­lanmasının sağlıklı geçmesi lazım. Yani kucağında olacak, anne sütü emecek, anne onu kucağında besleyecek, ten sıcaklığına temas edecek 0 ilk iki yılını en azından annesinin kucağında koynunda yanında geçirmesi gerekiyor. Buna hasret çocu­ğun, psikolojik gelişmesinde çok büyük eksikler kalıyor. Aynı şekilde annede de ciddi suçluluk, ye­tersizlik duygularının oluştuğunu görüyoruz.

Peki neden?

Ben şöyle olduğunu düşünüyorum. Az önce yukarıda belirttiğim sebeplerde olduğu gibi, bir zaruriyet söz konusu değilse, iki yıl evimizde, ço­cuğumuzla olsak, dünya batmaz. Dünyanın aslın­da en önemli işidir insan yetiştirmek O iki yılda iş yerimiz bizsiz idare etmeli. Tabi ki bu sadece ka­dınlara bırakılacak bir şey değil. Sosyal politikalar da buna göre düzenlenirse, bir kadın ayrıldığı işe iki yıl sonra dönüp, bıraktığı yerden başlayabilir. Ama bugünkü iş hayatı çok acımasız. Hemen “Biz sizin tazminatınızı verelim, gönderelim. Bize daha yoğun çalışacak birisi lazım.” deniliyor. Bir kadının sağlıklı huzurlu bir annelik yapabilmesi için, bu konu, sistem olarak ele alınmalı ve devlet bu tür konulara kesinlikle el atmalı.

Hem anne, hem çocuk açısından bakınca, daha esnek bir program ya da part time çalışma imkânı sunulabilir öyle değil mi?

Kesinlikle bir anne için en ideali part time ça­lışmaktır. Ki aklı iş yerinde ya da evinde kalmasın. Çünkü annelere baktığımızda, okulunu bitirmiş, ondan sonra evlenmiş ama hep çalışma hayatı­nın içinde olduğunu görüyoruz. Şimdi bu kadın bir anda 27–28 yaşında anne olup, bir anda evine odaklanınca, ister istemez “üretemiyorum, çalı­şamıyorum, hiçbir şey yapmıyorum, boş oturuyo­rum” gibi bir duyguya kapılıyor. Bunun olmaması için en azından üretkenliğini devam ettirmek adı­na, çocuğu küçükken part time çalışmak çok sağ­lıklı ve vicdan rahatlatan bir yöntemdir.

Belki daha erken ama konumuzla da bağlan­tılı olduğu için sormak istiyorum, meslek seçimi konusunda fikir oluşturmak adına genç kızları­mıza neler tavsiye edersiniz?

Genç kızlarımıza, meslek seçerken şunu söy­lüyorum; “Yaptığın mesleği icra ederken, çok sevmen, keyif alman önemli. Ama peki evlilikle, annelikle ilgili ne düşünüyorsun? Gelecekle il­gili plânlarında, böyle şeyler var mı?” Genellikle “Daha erken, ama elbette anne olmayı, çocukla­ rımın olmasını istiyorum.” Diyorlar. O zaman ben de diyorum ki, “Bir bakalım, yapacağın mesleği annelikle birlikte sürdürebilir misin?” gerçek­çi olmakta fayda var. Öyle bir meslek seçiyor ki, mesleğin icra edildiği ortam aile hayatına uygun değil. Çalışma saatleri çok düzensiz, gece yarıları eve gelecek falan. Bunları göze alabiliyor mu? Bir bayanın, gerçekçi bir meslek seçmesi lazım. Bence kadınlar bazı mesleklere hiç yönelmesin, komple o mesleği erkeğe bıraksınlar. Ben bir bayan ve anne olarak tercih hakkımı böyle kullandım. Faydasını da gördüm. Bunu tavsiye ediyorum. İnsanın seç­me şansı varsa, anneliği de önemsiyorsa, özellikle “Çocuk sahibi olacağım, onu da ruh sağlığı yerinde büyüteceğim.” Diyorsa, o zaman neden kendine faydalı olanı, kendi için rahat ve iyi olanı tercih et­mesin ki? Ben şu anda genç kız olsam ve şu dü­şüncelerime sahip olsam, seçeceğim meslek için derim ki, “Ben ileride anne olacağım. Evime gün­düz saatlerinde dönmek istiyorum. Daha rahat izin kullanmak istiyorum. Çocuğumun özel anla­rında yanında bulunabilmek istiyorum. Buna göre bir meslek seçeceğim.” Bazı meslekler hakikaten buna müsait çünkü. Ya da bulunduğu sektör buna müsait. Ama bazıları da maalesef insana rahatlık ve özgürlük sunmuyor. Ben daha ziyade şuna ba­kıyorum. Sektörde bu mesleğin durumu nasıl? İs­tediğim takdirde esnek çalışma şartları sunabile­cek mi? Mesela, inşaat mühendisliği. Lastik çizme giyip, şantiyeye inemiyor pek çok hanım. İniyorsa da zaten, hayatını biraz daha dışarıda kurgulamış oluyor. Ev merkezli ev odaklı hayat olmuyor. Ama inşaat mühendisi bir bayan, belediyede çalışabili­yor, şartları çok rahat. Çünkü belli bir mesai saati var. Onu zorlamıyor, yormuyor. Kendini daha rahat hissediyor. Bedenen de çok yorulmuyor. Masası­nın başında proje çiziyor ve ya çizilmiş projelere onay veriyor. Hangi meslek olduğundan ziyade, mesleğin koşulları önemli. Ama birinci plânda akla gelenler mizacına, fıtratına uygunsa öğretmenlik, psikoloji ve danışmanlık ile ilgili meslekler, part time yapılan bilen mesleklerdir ve bir hanımın mi­zacına uygundur. Çok yoğun altı, altı buçuk gün çalıştıran kurumlar da var. Bu kurumları seçerse­niz, evet daha yüksek bir maaşı seçmiş olursu­nuz. Ama hayatınızın bir kısmından da vazgeçmiş oluyorsunuz. Yani mecburum demeden önce iyi düşünmek lazım. Hakikaten hayatımı sürdüreme­yecek kadar mecbur muyum? Yoksa ekstra lüks ihtiyaçlarımı almak için mi çalışmaya mecburum? Kadınlar şunu yapmasın diyeceğim belli bir mes­lek yok. Ama o mesleğin icra koşullarına bakmak lazım. Acaba o meslek piyasada nasıl icra ediliyor? Meslek seçecek olanlara, eğer kişi kesin kararını verdiyse, ben şu işi yapacağım diyorsa, örneğin avukat olacağım diyorsa, bayan bir avukatla gidip görüşmesini, çalışma şartlarını, tüm artı ve eksile­riyle öğrenmesini istiyorum.

Bu noktada aile büyüklerine de büyük bir iş dü­şüyor sanırım meslek seçimi noktasında işin bu cihetini de düşünmeleri lazım. Bazen anne, baba hatırına yıllarca okunuyor.

Evet, maalesef. Anne baba şunu da diyebiliyor. “Biz seni boşuna mı okuttuk, çocuk doğurunca evde mi oturacaksın? Ver çocuğuna ben bakarım, sen git çalış.” Anne babanın idealleri, aslında ço­ğunlukla annenin ideali oluyor. “Ben okuyama­dım, yapamadım” şeklinde çok rastlıyorum. Di­yor ki “Hayır çalışacaksın.” Kızcağız oturup çocuk bakmayı aklına bile getiremiyor, seçenek olarak bile göremiyor. “Bunca sene boşuna mı okuttum, emek verdim, hemen çocuk doğurdun diye eve mi kapanacaksın?” Diye annelerin hırsları bazen an­neliğini yaşamalarına engel oluyor. Hâlbuki anne­liği doya doya yaşamak her kadının hakkı.

Hem de çocuğun hakkı. Dediğiniz gibi özel­likle o ilk iki yıl temel güven dönemi. O dönem hasarlı geçirilirse, ilerde ki dönemlerde ne gibi sı­kıntılar yaşanıyor?

O dönemde sorun yaşamış insanlar sağlık bir şekilde bağlanamıyor. Aşırı boğarcasına seviyor, bağımlı oluyor, karşısındakine senden ayrı nefes alamıyorum, ne olur beni hiç bırakma, sürekli ir­tibatta olalım gibi boğarcasına seviyor. Ya da gü­vensiz bir şekilde seviyor, sürekli kontrolcü davra­nıyor, sevse bile tam olarak bağlanamıyor, kendini açamıyor, hep bir mesafesi kalıyor. Bağlanmanın olumsuz birkaç şekli var. Bugün psikologlar çok yoğun bir şekilde bağlanma kuramlarına çalışıyor­lar. Bunların çok önemli olduğu yeni anlaşılıyor. O dönemde anne ile kurduğu temas, kişinin sevgili, arkadaş, eş, dost dediği kişiye karşı olan yaklaşı­mını, davranışını da etkiliyor. Her şeyi anne baba öğretiyor bize. Mizacımıza göre bunların bir kısmı­nı alıyoruz, bir kısmını da almıyoruz. Ama anne­nin verdiği güven bizim için temel bir gıda demek. Annenin sıcaklığı, şefkati, kucaklaması, anne sütü kadar önemlidir. Eğer hayatî bir gerekçe yoksa onu feda etmemek lazım. Ama anne vefat et­tiyse, çocuk annenin yerine teyzeyi, anneanneyi koyar ve bağlanır. Eğer ki bunlar vicdanlı çıkıp da çocuğa sahip çıktılarsa bu çocuk açısından olumlu sonuç verir. Ama ortalıkta büyürse tam olarak hiç birine bağlanamıyorsa bu çocuk için çok daha ağır bir durumdur. Diyelim ki bir çocuğun annesi yok, vefat etti, ya da farklı bir şey. O zaman da bir sabit kişi sürekli ilgilenmesi lazım. Üç ay biri, dört ay biri değil de sabit ve güvenilir birinin bakması lazım. Anneanne, teyze gibi yakınları yanında olamıyor­sa, iyi ve güvenilir olan bakıcı sık sık değişmemesi lazım. Düzenli olarak aynı kişinin ilgilenmesi lazım. Çünkü çocuk ona bağlanacak. Ayrılacağı zaman terk edilme duygusu yaşamaması için anneanne, babaanne, teyze gibi evden bir yakının düzenli ola­rak bakması lazım.

Çok teşekkür ediyoruz Rukiye Hanım. Ekle­mek istediğiniz son bir tavsiyeniz var mı?

Burada babalardan çok fazla söz etmedik. Ba­balarımızdan ellerini vicdanlarına koymasını rica ediyorum. Daha doğrusu onlardan hanımlarına destek olmalarını istiyorum. Eskiden gelen bir kültür var bizde. Anne daha çok evdedir, baba da dışarıdadır. Ama şimdi hanımlar çalışıyor. Bir şe­kilde böyle oldu. Bunu geri döndürmek de artık çok zor. Hanımların çalışması, üretmesi gayet güzeldir bir şey, bununla ilgili bir problemimiz yok. Ama ev dışında çalışmanın getirdiği bir takım sorunlar var. Kadınlar iki kişilik yoruluyor, iki kişilik enerji sarf ediyor. Şunu yapmamak lazım “Çalışmayı sen is­tedin, o halde evdeki işlerini de hallet. Dışarıyı da sen hallet. Ben sadece size para getiren kişiyim.” Burada biraz insaflı olmak lazım. Hanım hem dı­şarıda üretken olmak istiyor, hem de evindeki va­zifesini yapmak istiyor. Ama onun da bir canı var. Onun da yirmi dört saati var. Her şeye yetişeme­yebilir. Beyler burada biraz daha yükü devralabilir­lerse, çok güzel ve ideal bir iş yapmış olurlar. Eşleri ve yuvalarının sağlığı için, ince işleri değilse de bir takım işleri eşlerinin üstünden alabilirler. Alış ve­rişi veya evdeki bazı güç gerektiren işleri yapmak, bebeği bir, iki saat oyalayıp kadıncağızın uyuması­na fırsat vermek bile olabilir bu. Bazen bunun bile olmadığını, hanımların uykusuz ve yorgun işe git­mek zorunda kaldığını görüyoruz. Hanımlara ara­da bir böyle güzellikler yaparak, yükünü hafifletir­lerse bu hem çocuk, hem annenin ruh sağlığı, hem de evdeki ilişkinin sıcaklığı için çok iyi olacaktır

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*