Diğer

Sara Bokker: “Tesettürden uzak duran kadınlar! Neler kaçırdığınızı bilmiyorsunuz!”

A protester from Mazlumder, a human-rights organization, speaks into a microphone in Istanbul, January 26, 2008, during a demonstration to protest against a ban on the wearing of the Islamic headscarf in universities and in certain public buildings. Turkish President Abdullah Gul said on Friday he backed the Islamist-rooted government's proposal to lift a ban on the wearing of the Islamic headscarf in universities, a move opposed by the secular establishment. REUTERS/Fatih Saribas (TURKEY)

2003 yılında, 29 yaşındayken Müslüman olan Amerikalı kadın oyuncu ve model Sara Bokker’un İslâm, Kur’ân ve tesettür hakkındaki görüşleri…

Amerika’nın kalbi denilen yerde doğmuş Amerikalı bir kadınım. Büyük şehrin ihtişamlı ortamında diğer kızlar gibi büyüdüm. Sonunda göz alıcı bir hayata kavuşmak hayaliyle Florida’ya ve Miami’nin kuzey kıyılarına taşındım.

Doğal olarak, ortalama Batılı bir kız neleri yaparsa onu yaptım. Görünüşüm ve cazibem üzerine odaklanarak, diğer insanlardan gördüğüm alakayla kendi değerimi ölçüyordum. Titizlikle çalıştım ve fitness hocası oldum. Lüks bir sahilde ikamet eden, devamlı plaja giden (kendini sergileyen), normal bir plaj müdavimiydim artık. Bu benim için bir hayat tarzı hâline gelmişti.

Yıllar geçtikçe, kendini gerçekleştirme ve mutluluk bakımından kat ettiğim mesafenin, kadınsı cazibemi geliştirme çalışmalarımın çok gerisinde kaldığını fark ettim. Modanın bir kölesi olmuş, kendi görüntümün esiri haline gelmiştim. Hayat tarzım ile kendimi gerçekleştirme (hayatın anlamını bulma) arasındaki bu boşluk büyümeye devam ederken, alkol ve partilerden kaçmak için bir sığınak aradım. Meditasyonu, aktivizmi ve alternatif dinleri denedim. Fakat bunlar koskoca bir vadinin yanında sadece küçük bir boşluk gibi kalıyordu. Sonunda bunların yalnızca birer ağrı kesici hükmünde olduğunu etkili ve köklü bir çözüm olmadığını anladım.

Özgürlükçü bir feminist ve herkes için daha iyi bir dünya idealini gerçekleştirmeye çalışan bir aktivist olarak yolum, ayırım gözetmeden herkes için değişim isteyen ve adaletin tecellisi için çalışan bir diğer aktivist ile kesişti. O zaman, bu yeni “akıl hocam”ın başlattığı seçim reformu ve sivil hakların genişletilmesiyle ilgili kampanyalarına katıldım.

Şimdi yeni aktivistliğim öncekinden çok farklı. Ayırımcı bir tavırla sadece bazıları için adaleti savunmak yerine; mesela adalet, özgürlük ve saygı gibi temel ve evrensel idealleri müdafaa etmek gerektiğini ve kendi doğrularımla genel doğrular arasında çatışma olmaması lâzım geldiğini öğrendim. İlk defa, “bütün insanlar eşit yaratılmıştır” ın gerçekten ne anlama geldiğini anladım. Fakat daha da önemlisi, tüm dünyanın tek bir zat tarafından birlik içinde yaratılmış olduğunu görebilmenin güçlü bir inanç sayesinde mümkün olabileceğini öğrendim.

Bir gün, Batı’da hakkında pek çok negatif önyargı bulunan bir kitaba rast geldim, evet o mukaddes Kur’ân’dı… O noktaya kadar, İslâm’a dair tüm bildiklerim, çadırlara kapatılmış kadınlar, karılarını döven erkekler, harem ve bir terör dünyası idi. Beni ilk olarak Kur’ân’ın tarzı ve yaklaşımı kendine cezb etti. Varlıklara, hayata, yaratılışa ve yaratıcı ile yaratılan arasındaki ilişkiye dair bakış açısı son derece dikkat çekiciydi.

Kur’ân’ı kalp ve ruhumu çok iyi anlayan bir adres olarak buldum. Onu anlamak için herhangi bir tercümana ya da “papaz/ rahip” benzeri bir aracıya ihtiyaç yoktu. Doğrudan benimle muhatap oluyor, bana hitab ediyordu. Aklıma gelen sorulara son derece güzel, son derece mantıklı ve fonksiyonel cevaplar buldum.

İslâm sadece bir din değil, eksiksiz bir hayat tarzı idi. Bu hayat tarzında, nasıl yemek yenileceği, nasıl uyunulacağı gibi en küçük detaylara dahi cevaplar vardı. İslâm hemen her konuda insana mükemmel rehberlik ediyordu. Bu muhteşem bir şeydi.

Sonunda gerçek karşısında bir anda çarpıldım: Huzur içinde aktif bir Müslüman olarak yaşayabileceğim “İslâm,” kendimi gerçekleştirmek için benimsediğim aktivistliğe son derece uygundu.

Müslüman kadınların kıyafetlerine benzeyen uzun ve güzel bir elbise ile bir başörtüsü aldım. Günler önce plaj kıyafetimle ya da son derece şık “batılı” elbiselerimle dolaştığım aynı caddede ve komşularımın bulunduğu yerlerde yürüdüm. Tüm insanların, yüzlerin ve dükkânların aynılığına rağmen, tek bir şey oldukça farklıydı, “bir kadın olmanın huzuru.” Bunu ilk defa tecrübe ediyor ve ilk defa hissediyordum. Âdeta zincirlerim kırılmış ve ben özgür olmuştum.

Aniden omuzlarımdan bir yük kaldırılmıştı. Artık daha fazla vaktimi alışverişe çıkarak, makyajımla, saçımla uğraşarak veya egzersiz yaparak geçiremezdim. Sonunda özgürdüm. Tüm bu yerlerde, yeryüzünün en skandal bölgesi kabul edilen bu yerlerin tam kalbinde, İslâm’ımı buldum. Bu her şeyi daha anlamlı ve özel kılıyordu.

Çok geçmeden, politikacıların, Vatikan’daki din adamlarının, liberallerin, sözde insan hakları ve özgürlük savunucularının ağzından haberler yapılmaya başlandı. Kadınları baskı altına aldığı, sosyal entegrasyonu engellediği ve en son Mısırlı bir yetkilinin adlandırdığı gibi bir geri kalmışlık işareti olduğu gerekçesiyle hijabı/tesettürü kınıyorlardı.

Bazı insanların ve insan hakları gruplarının, sözde kadınların haklarını savunmaya çalıştıklarını söylerken, bazı hükümetlerin kadınlara belirli kıyafetleri dayatmasını; böyle “özgürlük savaşçıları” nın(!) sadece tesettür tercihlerini uyguladıklarından dolayı, çalışma ve eğitim gibi en temel haklarından mahrum kalan kadınları, görmezlikten gelmelerini bariz bir ikiyüzlülük olarak görüyorum.

Bugün ben hâlâ bir kadın hakları savunucusuyum; fakat kocalarının daha iyi birer Müslüman olmalarını sağlamak ve çocuklarını dürüst, namuslu Müslümanlar olarak yetiştirmek için, Müslüman kadınları sorumluluklarını üstlenmeye çağıran bir kadın hakları savunucusuyum. Kadınlar bu sorumluluklarını hakkıyla ifa ettiklerinde Müslümanlar bir kez daha (Asr-ı Saadet’teki gibi) tüm insanlığa yol gösteren birer parlak yıldız olabileceklerdir.

İyiyi, herhangi bir iyiyi emretmek ve kötüyü, herhangi bir kötüyü engellemek… Doğruyu konuşmak ve sesini tüm toplumsal hastalıklara karşı yükseltmek… Tesettür hakkımız için mücadele etmek ve Yaratıcımızı bizim için seçtiği yolda memnun etmeye, rızasını kazanmaya çalışmak… Aynı şekilde; tesettürle ilgili tecrübelerimizi, tesettüre bürünmenin/hijabın bizim için ne anlama geldiğini, bedeller ödememize rağmen neden vazgeçmediğimizi, neden tesettürü bu kadar içten bir şekilde bağrımıza bastığımızı anlama şansına sahip olmamış hemcinslerimize aktarmak da son derece önemli.

Dünyanın her yerinde tüm iletişim ve haberleşme araçlarıyla açık saçıklık empoze edilmeye çalışılmaktadır. Yani medya açık saçıklığı teşvik etmektedir. İster istemez kadınlar, “tesettürsüz giyim tarzı”nın bombardımanına maruz kalmaktadırlar. Buna karşılık ben eski bir gayr-i Müslim olarak, hijabın/tesettürün kadınların hakkı olduğunu bilmeleri, onun erdemlerinin farkına varmaları ve kadınların hayatına -bir zaman benim hayatıma getirdiği gibi- huzur ve mutluluk getireceği konusu üzerinde ısrarla duruyorum.

Dün benim için güya bir “özgürlük sembolü” olan bikini, aslında beni maneviyatımdan uzak tutuyordu ve gerçekten değerli ve saygın bir insan olabilmemin önünde bir engel teşkil ediyordu. Güney sahilindeki “gözalıcı” Batılı hayat tarzından sıyrıldıktan sonra, Yaratıcımla huzur içinde hayat sürmeye başladım. Arkadaşlarım arasında değerli bir insan olarak yaşamaktan daha fazla keyif alıyordum artık.

Bugün, kadınların gerçek kimliklerini ve hayattaki gerçek gayelerini bulmalarına yardımcı olan, Yaratıcıları ile nasıl bir münasebet kurmaları gerektiğini onlara bildiren özgürlük sembolü tesettürdür. Tesettüre karşı öne sürülen çirkin klişelere teslim olup İslâmî iffetin bir göstergesi olan tesettürden uzak duran kadınlara ithafen şunu söylemek isterim:

Neler kaçırdığınızı bilmiyorsunuz!

 

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*