Nurdan Sayfalar

Kimsesiz yetimler O’nun nuru ile zâkir ve şâkir olur…  

 

Dalâlet nazarı, matluplarını tahsil etmekten âciz olan insanların sahipsiz, hâmîsiz olduklarını telâkki eder ve hüzün, keder, aczlerinden dolayı ağlayan ye­timler gibi zanneder. İman nazarı ise, canlı mahlûka­ta, ağlar yetimler gibi değil, ancak mükellef memur, muvazzaf zâkir ve tesbihhân ibâd sıfatıyla bakar.

(Bediüzzaman Said Nursi, Şualar)

İnsan şu mevcudatta kendisine düşman ve ecne­bî tevehhüm ettiği veya ölüler, yetimler gibi hayatsız perişan vehmettiği şeyleri nur-u iman, ahbap ve kar­deş sıfatıyla gösterir ve hayattar tesbihhân şeklinde irâe eder.

Yani, gafletle bakan adam, âlemin mevcudâtını düşman gibi muzır telâkki ederek tevahhuş eder. Ve eşyayı ecnebîler gibi görür. Çünkü, dalâlet nazarında mâzi ve istikbâl zamanlarındaki eşya arasında uhuv­vet, kardeşlik rabıtası ve bağlanış yoktur. Ancak eşya arasında küçük, cüz’î bir alâka olur. Binaenaleyh, ehl-i dalâletin yekdiğerine olan uhuvvetleri, binler senelik uzun bir zamanda bir dakika kadardır.

(Bediüzzaman Said Nursi, Şualar)

Şimdi bak, onun neşrettiği nur ile, mâtemhâne-i umumi, şevk u cezbe içinde bir zikirhâneye inkılâb etti. O ecnebî, düşman mevcudât, birer dost ve kar­deş şekline girdi. O câmidât-ı meyyite-i sâmite, birer mûnis memur, birer musahhar hizmetkâr vaziyetini aldı. Ve o ağlayıcı ve şekvâ edici, kimsesiz yetimler, birer tesbih içinde zâkir veya vazife paydosundan şâ­kir sûretine girdi.

(Bediüzzaman Said Nursi, Sözler)

Bir zaman, eski Harb-i Umumîde, düşmanların ehl-i İslama ve bilhassa çoluk ve çocuklara ettikleri katl ve zulümlerinden pek çok müteellim oluyordum. Fıtratımda şefkat ve rikkat ziyade olduğundan, ta­hammülüm haricinde azap çekerdim.

Birden kalbime geldi ki, o maktul masumlar şehîd olup veli olurlar; fâni hayatları, bâki bir haya­ta tebdil ediliyor. Ve zâyi olan malları sadaka hük­münde olup bâki bir malla mübadele olur. Hatta o mazlumlar kâfir de olsa, ahirette kendilerine göre o dünyevî âfâttan çektikleri belalara mukabil rahmet-i İlahiyenin hazinesinden öyle mükâfâtları var ki, eğer perde-i gayb açılsa, o mazlumlar haklarında büyük bir tezahür-ü rahmet görüp, “Ya Rabbi, şükür el­hamdülillâh” diyeceklerini bildim ve kat’î bir surette kanaat getirdim. Ve ifrat-ı şefkatten gelen şiddetli teessür ve elemden kurtuldum.

(Bediüzzaman Said Nursi, Kastamonu Lahikası)

 Dördüncü suâl: Mâdem bu zelzele musîbeti hatâ­ların neticesi ve keffâretü’z-zünubdur. Mâsumların ve hatâsızların o musîbet içinde yanması nedendir? Adâletullah nasıl müsaade eder?

Yine mânevî cânibden elcevap: Bu mesele sırr-ı kadere taallûk ettiği için, Risâle-i Kadere havale edip, yalnız, burada bu kadar denildi:

Yani, “Bir belâ, bir musîbetten çekininiz ki, geldi­ği vakit yalnız zâlimlere mahsus kalmayıp, mâsum­ları da yakar.” 1

Şu âyetin sırrı şudur ki: Bu dünya bir meydan-ı tecrübe ve imtihandır ve dâr-ı teklif ve mücâhededir. İmtihan ve teklif, iktizâ ederler ki, hakikatler perde­li kalıp, tâ müsâbaka ve mücâhede ile, Ebû Bekir’ler âlâ-yı illiyyîne çıksınlar ve Ebû Cehil’ler esfel-i sâfilî­ne girsinler. Eğer mâsumlar böyle musîbetlerde sağ­lam kalsaydılar, Ebû Cehil’ler, aynen Ebû Bekir’ler gibi teslim olup, mücâhede ile mânevî terakkî kapısı kapanacaktı ve sırr-ı teklif bozulacaktı.

Mâdem, mazlum zâlim ile beraber musîbete düş­mek, hikmet-i İlâhiyece lâzım geliyor; acaba o bîçare mazlumların rahmet ve adâletten hisseleri nedir?

Bu suâle karşı cevaben denildi ki, o musîbet­teki gazab ve hiddet içinde, onlara bir rahmet cilvesi var. Çünkü, o mâsumların fânî malları, onların hakkında sadaka olup, bâkî bir mal hükmüne geçtiği gibi, fânî hayatları dahi bir bâkî ha­yatı kazandıracak derecede, bir nevi şehâdet hükmünde olarak, nisbeten az ve mu­vakkat bir meşakkat ve azab­dan büyük ve dâimî bir kazancı kazandıran bu zelzele, onlar hak­kında, aynı gazab içinde bir rah­mettir.

(Bediüzzaman Said Nursi, Sözler)

 Lügatçe:

Müteellim: Elemli, kederli, hüzünlü, içi sızlayan.

İfrât-ı şefkat: Şefkatte, acımada aşırı gitme, ölçüyü aşma.

Keffâretü’z-zünûb: Müminlere, işledikleri günahların affı için Allah tarafından verilen keffaret hükmündeki hasta­lık ve musibetler.

Dâr-ı teklif: Allah’ın emir ve yasaklarından sorumlu ve vazifeli olunan yer, dünya.

Müsâbaka: Yarış, yarışma.

A’lâ-yı illiyyin: Allah katında en iyilerin derecesi, Cennetin en yüksek derecesi.

Esfel-i sâfilîn: Aşağıların en aşağısı, Cehennem’in en aşağı tabakası.

Tesbîhhân: Tesbih eden, tesbih okuyan.

Dipnotlar:

(1) Enfâl Sûresi, 25

 

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*