Kapak

“Fıtrî bir yaşam, narsisizmin en güçlü iksiridir.”

Çocukluk dönemi, kişilik tohumlarının atıldığı bir dönem olduğundan çok önemlidir. Narsist kişilik bozukluğunun ortaya çıkmasında çocukluk dönemi etkilerini Pedagog Dr. Adem Güneş ile konuştuk. İstifadenize sunuyoruz.

 Bir narsist nasıl yetişir?

Evet, narsisizmin kökeni çocukluğa dayanır. İki uçludur; birincisi kendini olduğundan daha yüce görme eğilimidir. Yani “Kara saçlı, sarı saçlı kızım. Senin dünyada eşin benzerin yok. Senin için dünyaları yakarım.” ile başlayan bir süreçtir. Burada anne babalar çocukların hakkına girmektedir aynı zamanda. Çünkü bu gibi davranışlar, çocuğa varoluş mahiyetinin ötesinde başka bir anlam yüklemektedir. Çocuk bir “büyülenme” içerisine girer. Ve böylelikle ilk eğilim o tarafa doğru başlar. Övülmüş, kendi gerçekliğinden uzaklaştırılmış çocuklarda başlayan bir eğilim… Bu birincisi halk arasında da bilinir, “Çocuk çok övülürse narsisizme doğru gider.” diye… İkincisi de çok bilinen bir şey aslında; ama genelini birinci kısım oluşturur. % 10’ luk bir kesimde övüngenlikle ortaya çıkan bir narsistlik varsa % 90’ lık kesimde bu ikinci şekilde ortaya çıkar. Bu da çocuğun aşağılanması, savunmaya muhtaç bırakılması, değersizlik hissetmesi neticesinde çocuğun kendine bir savunma hali oluşturmasıyla ortaya çıkan bir narsisizmdir. Çocukluk çağı, çocuğun yanındaki yetişkinlerin yardımına ihtiyaç duyduğu bir dönemdir. Ancak çocuğa yaşamla ilgili yardımcı olunması gereken yerde çocuk kendini savunmak zorunda bırakılırsa işte o savunma aşamaları katlana katlana çocuğun kalbinin katılaşmasına, içselleşmesine, ben ve başkası şeklinde ayrışmasına neden olur ki asıl tehlikeli olan şekli budur. Bizim toplumumuzdaki narsistliği ilgilendiren asıl mesele de budur.

Biri ifrat, diğeri tefrit hali değil mi?

Evet, sorun bu ikisi arasındaki dengesizlik. Neden bu konu bizim toplumumuzu bu kadar ilgilendiriyor? Çünkü yaşadığımız coğrafyada nereye baksak bir şiddet eğilimi görüyoruz. Sokakta şiddet, otobüste şiddet, trafikte şiddet… Böyle bir toplumda çocuk, ruh sağlığını koruyabilmek için bir şey yapmak zorunda ve ilk yaptığı şey kendini kapatmak oluyor. Aşağılanmalara karşı bu kapanmalar içte bir hırs oluşturuyor. Biz buna çocukluk çağı narsisizmi de diyebiliyoruz. Ancak şu da var ki; kökeni çocukluk yıllarına varmadığı sürece biz narsisizmden bahsedemeyiz. Bir kişi otuz yaşından sonra başına bir olay gelip de narsist olmuyor. Kökeni illa ki çocukluğa dayanması lazım. Yani kişinin “Ben bunu hep yaşıyorum. Bu benim aklıma hep geliyor. Beni zaten kimse sevmedi ki!” cümlelerini kullanıyor olması lazım.

Peki, ne yapılabilir bu noktada?

Anne babalar başta o sevimli yüzün altından nasıl bir canavar çıkabileceğini fark etmiyorlar. Yumuşak yüzlü, sevimli, yerlerde yuvarlanan, öpülesi, sevilesi bir şey… Bunun içerisinden yarın bir gün kartlaşıp, kemikleşip, olgunlaştığında can yakıcı bir birey çıkabileceği hiçbir anne babanın aklına gelmiyor. O yüzden anne babanın çocuğun sevimli haline aldanıp olduğundan farklı göstermeye çalışmaması lazım. Doğal, fıtrî bir yaşam öngörmek narsisizmin en güçlü iksiridir. Anne babalar çocuklarını başarıya götürebilmek için hep komşunun çocuğunu örnek gösterir. “Sınavda kaç yanlışı varmış, biliyor musun? O akşama kadar ders çalışıyor, biliyor musun? Bak şu çocuk hep masaya ellerini yıkayıp geliyor, senin ellerin hep pis. Ona baksana, buna baksana…” İşte narsisizmin ipuçlarını buralarda aramak lazım. Bu gibi sözler çocuğu hep bir savunmada bırakarak onun katılaşmasına sebep oluyor. Anne babanın çocuğu içselleştirmemesi, tepkiselleştirmemesi lazım. Narsisizmin en belirgin tarafı çocuğu içselleştirmektir. Anne babanın, çocuk pençelerini çıkarttığı zaman bile yumuşatıcı tutum sergilemeleri lazım. Çocuğun öfkesi, “Siz ne biçim anne babasınız. Ben sizi sevmiyorum.” şeklinde bile olsa anne babanın “Sen bizi sevmesen de biz seni seviyoruz.” gibi yumuşatıcı bir tavır içerisinde olmaları gerekiyor.

 Hz. Yakup ve Yusuf (as)

Aslında biz bunun ipuçlarını Kur’ân-ı Kerim’de görüyoruz. Kur’ân’da anlatılan bir peygamber duruşu vardır. Peygamberlerin yaşamları zaten insan psikolojisinin sınırlarını oluşturur. Misal Hz.Yakup’un (as) Hz. Yusuf (as) ve diğer oğullarıyla girdiği imtihan veriliyor Yusuf Suresi’nde. Hz. Yakup (as) çocuklarını gönderdiği sırada çok sevdiği oğlu Hz.Yusuf’u (as) diğer kardeşleri kuyuya atıyorlar. Geri döndüklerinde babalarına “Baba Yusuf’u kurtlar kaptı.” diyorlar. Biraz empati kuralım. Üç çocuk gidiyor, geri döndüklerinde bir kardeşlerinin öldüğü haberini getiriyorlar. Yani insan doğası şunu gerektirmez mi: “Siz ne yaptınız? Allah sizin canınızı almasın. Siz nasıl abisiniz, kardeşinize nasıl sahip çıkmazsınız?” Ancak Hz. Yakup’un (as) tavrına bakın, çocuklarını tepkiselleştirecek bir cümle dahi kullanmıyor, bağırıp çağırmıyor. Kendi çocuğunun, uç noktadaki ölümü karşısında dahi “Bana bundan sonra sabr-ı cemil düşer.” diyor. Çocuklarını kendisine karşı tepkiselleştirmiyor. Ancak bugünkü anne babaların tavrına baktığımızda çocukları bir şeyi kırıp döktüğü an bağırıp, çağırıyor, hakaret ediyor. Peygamberâne çocuk yetiştirme tarzına göre hareket etmek, çocuğu tepkiselleştirmemek, onu katılaştırmamak lazım. Çocuğun pençelerini çıkartmamak lazım. Af edersiniz, çocuğu adeta yırtıcı bir hayvana dönüştürmemek lazım. Küçüklükte başlayan bu tavırlar onu ileride ne olduğu belirsiz yollara sürüklüyor. Bakın tepkiselleşmeyi ağlama boyutuyla değerlendirdiğimiz zaman, Efendimiz (asm) çocukların ağlatılmalarını dahi kabul etmiyor, doğru bulmuyor. Bir çocuk ağladığı sırada hemen annesine haber yolluyor. Çocuğun dünyasının katılaşmaması lazım. Ağlata ağlata çocuk yetiştirilmez. Benim ilkokula yeni başladığım bir zamandı, evin içinde oynuyorum. Kadınlar da oturmuş sohbet ediyorlar. İçeride bir çocuk ağlıyordu. Ağladı, ağladı kimse de dönüp bakmadı çocuğa. Rahmetli anneannem görünümüyle, duruşuyla tam bir Osmanlı kadınıydı. İçerden kadınlara seslendi “Gelin çocuk ağlıyor, teselli edin.” dedi. Aslında anne baba çocuğun iç dünyasındaki katılaşmaya karşı onu yumuşatmaya, teselli etmeye çalışan demektir. Anneannem öyle deyince kadın da “Teyze onun karnı tok, altı temiz, ağlar ağlar susar.” dedi. Anneannem de döndü dedi ki “Çocuğun ağladığı eve rahmet melekleri inmez. Git çocuğunu teselli et.” Bu bizim Anadolu kültürümüzün içinde eskiden beri var da, biz çocuk yetiştirmede farklı yöntemleri benimsediğimizden dolayı birtakım sorunlar çıkıyor.

Ebeveynin çocuğuna “kara gözlüm, ceylan kızım” gibi iltifatlar etmesi çok masumane bir şey aslında ama bu tip şeylerle de mi tohumlar atılıyor?

Tabiî ki ebeveyn çocuğunu sevecek; ama orada asıl önemli olan eşitlik ilkesinin bozulmaması. Yani diğer çocukları kötüleyip, yalnız benim çocuğum ceylan gözlü olursa eşitlik ilkesi dediğimiz şey bozulmuş oluyor. “Her çocuk ceylan gözlüdür, çok tatlıdır; ama sen bana ayrı bir tatlı geliyorsun” denirse işte eşitlik ilkesiyle bağdaşmış olur. Bu ilke yanında ‘ötekileştirme’ de çok önemli. Biz farkında olmadan ötekileştiriyoruz insanları. Düşünce boyutu olarak, kıyafet olarak, görünüm olarak, hayat tarzı olarak… Çocuğun ötekileştirmeyi duyması narsist eylemi destekler. Çünkü narsisizmin en temel özelliği kendini farklı görmektir. O yüzden çocuğa “O öyle yaşıyor kendine güzel, bu böyle yaşıyor kendine güzel. Kendini geliştiren insan güzeldir.” diyerek telkinde bulunmalıyız.

Devamı Bizim Aile Haziran sayısında…

 

 

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*