Nurdan Sayfalar

“Benlik ve enaniyetten öldürücü zehir gibi kaçıyoruz.”  

 

Ey âhiret kardeşlerim ve ey hizmet-i Kur’âniyede arkadaşlarım! Bilirsiniz ve biliniz:

Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mü­him bir esas, en büyük bir kuvvet, en makbul bir şe­faatçi, en metin bir nokta-i istinad, en kısa bir tarik-i hakikat, en makbul bir duayı mânevî, en kerametli bir vesile-i makasıd, en yüksek bir haslet, en sâfi bir ubudiyet, ihlâstır.

(Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar)

Birinci düsturunuz

Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı. Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduk­tan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette, doğrudan doğruya, yalnız Cenâb-ı Hakkın rızasını esas maksat yapmak gerektir.

(Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar)

İ’lem eyyühe’l-aziz! Hayrat ve hasenatın hayatı niyetledir. Fesadı da ucub, riya ve gösterişledir. Ve fıtri olarak vicdanda şuurla bizzat hissedilen vicdani­yatın esası, ikinci bir şuur ve niyetle inkıta bulur. Na­sıl ki amellerin hayatı niyetledir. Onun gibi, niyet bir cihetle fıtri ahvalin ölümüdür. Mesela, tevazua niyet onu ifsad eder; tekebbüre niyet onu izale eder; fera­ha niyet onu uçurur; gam ve kedere niyet onu tahfif eder. Ve hakeza, kıyas et.

İ’lem eyyühe’l-aziz! Kainat bir şeceredir. Ana­sır onun dallarıdır. Nebatat yapraklarıdır. Hayvanat onun çiçekleridir. İnsanlar onun semereleridir. Bu se­merelerden en ziyadar, nurlu, ahsen, ekrem, eşref, eltaf Seyyidü’l-Enbiya ve’l-Mürselin, İmamü’l-Müt­takin, Habibi Rabbü’l-Âlemin Hazret-i Muham­med’dir. Yer ve gökler devam ettikçe salavatın en üstünü onun üzerine olsun.(Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevi-i Nuriye)

Hacca gidecek olan zat, bize yazmış ki: “Bunu postayla doğrudan doğruya Mekke-i Mükerreme de Mehmed Ali Maliki, Vaziye Mahalle-i Şamiye adre­siyle gönderilsin” diye münasip görmüş; onu, baha­neyle hududdan çevrilmemek için beraber götürme­miş. Çok da isabet olmuş. Çünkü, benim ve Nur şa­kirtlerinin namına şimdi bu mecmuaları göndermek, her halde inkişafa başlayan İslam birlik fikri ve itti­had-ı İslam siyaseti, Risale-i Nur’u kendine bir kuv­vet, bir alet yapmaya çalışacaktı ve bizleri siyaset-i İslamiyeye bakmaya mecbur edecekti. Halbuki Ri­sale-i Nur’un mesleğindeki sırr-ı ihlas; iman, Kur’ân hakikatlerinden başka hiçbir şeye alet, tabi olmadığı; hem müşterileri aramak değil, belki müşteriler haki­ki ihtiyacını hissedip ve yarasının tedavisi için Risa­le-i Nur u aramasının lüzumu; halbuki gönderilecek o mübarak merkezler, şimdilik Nurlara hakiki ihtiya­cını değil, belki alem-i İslam’ın hayat-ı diniyesine ait cihetlerinden düşünmeye mecbur olması; hem Nur mesleğinde benlik ve gösteriş bir nevi şöhretperest­lik, merdud olduğundan, bu enaniyet zamanında in­sanlara kendini satmaya çalışmak ve beğendirmek, bir anda Nur şakirtleri böyle büyük bir imtiyaz gibi bu eserlerle meşhur mevkilere kendilerini göstermek bir nevi gösteriş olması cihetiyle, kader-i İlahi, Nur şakirtlerini tam ihlasın muhafazası için şimdilik mü­saade etmiyor.

(Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lahikası)

Eğer mesleğimiz şeyhlik olsa idi, makam bir olurdu veyahut mahdut makamlar bulunurdu. O makama müteaddit istidatlar namzet olurdu. Gıptakârâne bir hodgâmlık olabilirdi. Fakat mes­leğimiz uhuvvettir. Kardeş kardeşe peder olamaz, mürşid vaziyetini takınamaz. Uhuvvetteki makam geniştir; gıptakârâne müzahemeye medar olamaz. Olsa olsa, kardeş kardeşe muavin ve zahîr olur, hiz­metini tekmil eder. Pederâne, mürşidâne meslek­lerdeki gıptakârâne hırs-ı sevap ve ulüvv-ü himmet cihetiyle çok zararlı ve hatarlı neticeler vücuda gel­diğine delil, ehl-i tarîkatin o kadar mühim ve azîm kemâlâtları ve menfaatleri içindeki ihtilâfâtın ve rekabetin verdiği vahîm neticelerdir ki, onların o azîm, kudsî kuvvetleri bid’a rüzgarlarına karşı da­yanamıyor.

(Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar)

Ey kardeşlerim, sizler biliyorsunuz ki, bizim mesleğimizde, benlik, enaniyet, şan ü şeref perdesi altında makam sahibi olmaktan, öldürücü zehir gibi ondan kaçıyoruz. Onu ihsas eden hâlâttan şiddetle içtinab ediyoruz.

(Bediüzzaman Said Nursî, Kastamonu Lâhikası)

Hem, Nur mesleğinde, benlik ve gösteriş bir nevî şöhretperestlik, merdut olduğundan, bu enaniyet zamanında insanlara kendini satmaya çalışmak ve beğendirmek, bir anda Nur şakirtleri böyle büyük bir imtiyaz gibi bu eserlerle meşhur mevkîlere ken­dilerini göstermek bir nevî gösteriş olması cihetiyle, kader-i İlâhî Nur şakirtlerini, tam ihlasın muhafaza­sı için, şimdilik müsaade etmiyor.

(Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lahikası)

Hubb-u cahtan gelen şöhretperestlik saika­sıyla ve şan ve şeref perdesi altında teveccüh-ü âmmeyi kazanmak, nazar-ı dikkati kendine celb etmekle enâniyeti okşamak ve nefs-i emmâreye bir makam vermektir ki, en mühim bir maraz-ı ruhî olduğu gibi, “şirk-i hafî” tabir edilen riyâkârlığa, hodfuruşluğa kapı açar, ihlâsı zedeler. Ey kardeş­lerim! Kur’ân-ı Hakîmin hizmetindeki mesleğimiz hakikat ve uhuvvet olduğu ve uhuvvetin sırrı, şah­siyetini kardeşler içinde fâni edip onların nefislerini kendi nefsine tercih etmek olduğundan, mâbeyni­mizde bu nevi hubb-u cahtan gelen rekabet tesir etmemek gerektir. Çünkü mesleğimize bütün bü­tün münâfidir. Madem kardeşlerin şerefi umumi­yetle her ferde ait olabilir; o büyük şeref-i mânevîyi şahsî, hodfuruşâne, rekabetkârâne, cüz’î bir şerefe ve şöhrete feda etmek, Risale-i Nur şakirtlerinden yüz derece uzak olduğu ümidindeyim. Evet, Risa­le-i Nur şakirtlerinin kalbi, aklı, ruhu böyle aşağı, zararlı, süflî şeylere tenezzül etmez. Fakat herkes­te nefs-i emmâre bulunur. Bazı da hissiyat-ı nef­siye damarlara ilişir, bir derece hükmünü kalb, akıl ve ruhun rağmına olarak icra eder. Sizlerin kalb ve ruh ve aklınızı itham etmem. Risale-i Nur’un ver­diği tesire binaen itimad ediyorum. Fakat nefis ve hevâ ve his ve vehim bazen aldatıyorlar. Onun için bazen şiddetli ikaz olunuyorsunuz. Bu şiddet, nefis ve hevâ ve his ve vehme bakıyor; ihtiyatlı davranı­nız. Evet, eğer mesleğimiz şeyhlik olsaydı, makam bir olurdu veyahut mahdut makamlar bulunurdu. O makama müteaddit istidatlar namzet olurdu. Gıptakârâne bir hodgâmlık olabilirdi. Fakat mes­leğimiz uhuvvettir. Kardeş kardeşe peder olamaz, mürşid vaziyetini takınamaz. Uhuvvetteki makam geniştir; gıptakârâne müzâhameye medar olamaz. Olsa olsa, kardeş kardeşe muavin ve zahîr olur, hiz­metini tekmil eder.

(Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar)

Lügatçe:

Gıbta: Aynı hali şiddetle arzu etme, imrenme, başkasında olan iyi halin kendisinde de olmasını isteme.

Müzâhame: Zahmet, sıkıntı verme. Bir yere itişe kakışa hücüm etme.

Ulüvv-i himmet: Himmetin yüksekliği; yüksek himmetli­lik, yüksek gayretlilik.

Hodfürûş: Kendini beğendirmeğe çalışan, kendini satan, övünen, övüngen.

Hodgâm: Kendi keyfini düşünen, bencil.

 

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*