Risale Terapi

Gösteriş çılgınlığına çare: İktisat, kanaat ve şükür denklemi

Madde değil manâyla hayatlanan bir ömür…

Mucizat-ı Kur’ân Risalesi’nde, Kur’ân’ın suretperestliği bize men ettiği beyan edilmektedir. Suretperestliğin lügat mânâsına baktığımızda görünüşe, surete çok kıymet veren, esasa kıymet vermeyen, resimleri çok seven ve meftun olan anlamlarına geldiğini görüyoruz. Esasen asrın insanında bir yönüyle gösteriş meraklılığı olarak da peyda eden ve evinde, özel yaşantısında, sosyal medyada belirtilerinin sıkça görüldüğü suretperestliğin aslında insanlığı hasta eden manevî büyük bir yara olduğunu idrak ediyoruz. Sanemperestliğin (puta tapma, bir yönüyle fani olanı bakiye tercih edip asla değil geçici olana kıymet verme) bir nevi taklidi hükmünde olan suretperestlik yani asrın filolojisiyle gösteriş çılgınlığı nefsi, hevesi hevayı kamçılayan bir niteliğe sahip olmakla beraber yanında getirdiği pek çok ağırlıkla beşeri zulme, şirke, günah ve israf bataklığına sürüklemektedir aynı zamanda… Ayrıca riyanın da gölgeli bir yüzüdür bu gösteriş meraklılığı. İnsanın ruhunu yaralayan bu manevî hastalığın neden baş gösterdiğini anlamaya çalıştığımızda ise bu hastalığın haram lezzetlere heves duyulması ile nüksettiği anlaşılıyor. Hatta bu hastalığın derinliklerine indiğimizde; manevî hayatın çöküşüne sebep olan ve günahın belki de ilk adımı olan harama nazar etmekle başladığını ve bu halin nefsin zehirli bala meftun olması şeklinde ağır bir vakaya dönüştüğünü söyleyebiliriz. Ve hatta zamanla latifelerin rotasını değiştirip ulvî hislerin iptal olmasıyla benliğin heva bataklığına sürüklemeye başladığı bir bitişle sonlanabileceğini ifade etsek hiç de abartmış olmayız. Daha sonra da bu durum öyle bir hal alıyor ki nefis akıl ve kalbi dinlemez bir pozisyonda başlayan girdabın sonunda zıvanadan çıkarak hayatı azaba müstehak bir şekilde neticelendirebiliyor ne yazık ki…

Üstad Hazretleri, 19. Lem’a’da mecazî rızık olarak ifade edilen; insanların görenek belasıyla zarûrî olmayan ihtiyaçları, zarûrî hükmüne geçirdikleri rızıkları tahsil etmek için bazen izzetini bile feda edebildiğini, hatta mukaddesatını dahi feda ederek o bereketsiz malı almaya çalıştığını anlatır. Ama bu durumun o kazandığı maldan alacağı lezzeti acılaştırdığını beyan eder. Ve ahir zamanın böyle fitneli bir vaktinde zaruret derecesindeki mallarda dahi şüpheli bir durum söz konusu olduğunda onlardan temel ihtiyacını karşılayacak derecede iktifa etmek lazım geldiği ifade edilir. İşte böyle bir felaket ve helaket asrının insanı hem bu esasa aykırı hareket ettiğinden ve hem de iktisat düsturuna riayet etmediği için bütçesini yetiremediğinden meşakkatli bir hayatı daha keşmekeş bir hale getiren gayri meşru yoldan rızkını kazanmaya nefsi onu sevk etmektedir. Bununla beraber Emirdağ Lahikası’nda da Bediüzzaman şimdiki zalim medeniyetin su-i istimalat ve hevesi heyecanlandırma ile zarûrî olmayan ihtiyaçları görenek ve tiryakilik suretiyle zaruret hükmüne getirdiğini beyan eder, bunun ise insanlığı kanaatsizlik, iktisatsızlık, israf, hırs, tamah, sefahet ve harama götüreceğini haber verir. Su-i istimalat ve israfatın ise insanlığa yüz çeşit hastalığı bulaştıracağını bildirir.

İşte bu hastalığa Kur’ânî deva ise iktisad, kanaat ve şükürdür. Peygamber Efendimizin (asm) sünnet-i seniyyesi ile bu devayı bünyemize kanalize edebiliriz İnşallah… Zira Onun (asm) söz ve davranışlarında itidali tercih ederek hadd-i vasatı bize öğretmesi gibi yaşam tarzında da sade bir hayat tercih ettiğini görüyoruz. Peygamberimiz (asm) her zaman sade ve mütevazi bir hayat sürdürmüştür. O (asm) sade hayatını şekillendirirken sosyal hayatın içerisinde yer alarak çalışıp kazanmak ve muhtaçlara infak etmek gibi sosyal boyutu geniş bir yelpazeyle de bize mükemmel bir davranış eğitimi vermiş olduğunu görüyoruz. Bununla beraber sade hayatın kazandırdığı bir nitelik olarak iktisat, kanaat ve şükür onun (asm) yaşamının tamamında mevcuttur.

Sünnet-i seniyyeyi yaşamına hakkalyakin boyutunda hakkıyla yerleştiren Üstadımızın da hayatında müthiş bir sadelik gözlemliyoruz. Üstadımız 29. Söz’de madde asıl değildir ki vücud ona musahhar olup tabi olsun diyerek maddenin değil manânın kaim olduğu hakikatini ifade eder ve o manânın hayat ve ruh olduğunu izah eder. Maddiyatın erimeye hazır kabuk misalinde olduğunu anlatarak esas hakikatin hayat, ruh ve şuurda saklı olduğunu beyan eder. Ve “maddenin küçülüp inceleşmesi nisbetinde âsâr-ı hayat tezayüd ediyor, nur-u ruh teşeddüd ediyor. Güya madde inceleştikçe, bizim maddiyatımızdan uzaklaştıkça ruh âlemine, hayat âlemine, şuur âlemine yaklaşıyor gibi hararet-i ruh, nur-u hayat daha şiddetli tecelli ediyor.” hakikatini sunarak asıl yaratılış gayemize hayatımızı vakfettiğimiz ölçüde ömrümüzü mânâlandırabileceğimizi, nurlandırabileceğimizi ve bakileştireceğimizi idrak etmeye sevk ediyor. Üstadımız Bediüzzaman, dünyevîleşmeye karşı öyle büyük bir mücadele vermiştir ki maddi dünyası bir sepete sığacak halde yaşamış, dünyaya verdiği değeri böylece göstermiştir. Yaşantısıyla dünyayı kalben terk etmenin boyutunu öğretmiştir mükemmel bir temsilcilikle. Risale-i Nur Külliyatı’ndaki İktisat Risalesi, Şükür Risalesi gibi eserleriyle de bu hayatın esaslarını bize öğretmiş ve hakiki değerin maddede değil manâda olduğunu anlamamıza vesile olmuştur. Bizlere de o hakikatleri okuyup hakkıyla anlayıp yaşamak düşüyor…

 

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*