Fikir Bahçesi

Nasıl gidiyor karantinada aile hayatı?

Pandemi ile geçen bir yılın ardından hem ev karantinasında, hem de değil gibi olan hayatımızın ruh sağlığımız ve ailemiz üzerindeki etkisini konuşalım istedim biraz. Mecburi kısıtlamaların tetiklediği anksiyete bozukluklarıyla pandemi sonrasında çokça çalışacağımızı öngörmek zor olmadıysa da bu denli hızlı bir şekilde başlamasını beklemediğimizi ifade etmeliyim. Hastalık düşüşe geçtiğinde psikiyatri polikliniğine koşan insanlar üzerindeki gözlemlerimden yola çıkarak karantina hayatının farklı sosyal tabakalardan insanlar ve ailelerinde ne gibi zorluklara sebep olduğunu anlatacağım.

Çalıştığım hastaneye başvuran kişilerin bir kısmı çalışan ve pandemi şartlarında çalışmaya devam eden ebeveynler. Bütün gün evde olan, dışarı çıkamayan ve bunalan aile fertlerinin işten gelen ebeveynden beklentilerinin artmış olması; ancak iş ve ev hayatının sorumluluklarının altında halihazırda yorgun ve hastalık sebebiyle endişeli olan kadın yahut erkeğin bu beklentilere karşılık veremeyecek durumda olması problemi gün gibi ortada. Bu kimseler; hane halkı evde kalırken kendilerinin dışarı çıkmak zorunda olup hastalık riski taşımalarına üzülmekle, ailelerinin evde kalmak zorunda olmalarına üzülmek arasında gidip geliyorlar. Bazıları okulların bir an evvel açılması gerektiğini savunuyor. Kaygı defterlerine hastalığın akıbeti, sevdiklerinin can korkusu, iş ve ev dışında bir sosyal hayatlarının kalmıyor oluşunun yanı sıra çocuklarının eğitimi ve geleceğiyle ilgili düşünceler de birer birer ekleniyor.

Peki dışarı çıkmak zorunda olmasalardı acaba her şey daha mı kolay olurdu? Dilerseniz bu süreçte evden çalışma mecburiyetinde olanların hayatına biraz daha yakından bakarak bu soruya cevap arayalım. Bu kişi bütün gün evde gibi, ama aslında değil. Bir odaya kapanıyor, bilgisayar başından kalkamıyor. Hele yaşça küçük olan çocukların zihninde “Ben biraz fazla ekrana bakmak isteyince annem-babam kızıyor, kendileri neden bu kadar saat oraya bakıyor?” sorusu hâkim. Kısa molalarda çocukların fiziksel ve duygusal ihtiyaçları giderilmeye uğraşılıyor. İş ve ev o kadar iç içe giriyor ki başta kulağa hoş gelen evden çalışma durumu ağırlığını ebeveynlerin omuzlarında iyice hissettiriyor ve ağızdan şu cümleler dökülüyor: İşimi işte yapmanın kıymetini anladım. Yani kişi ister işe gidiyor ister evden çalışıyor olsun eğer evde sorumluluğu altında olan başka bireyler varsa onlara bakıcı ayarlama mecburiyeti devam ediyor. Yoksa artan sorumluluk ve bunun yanında özgürlük alanının kısıtlanması kişilerde giderek daha fazla *istemediği bir hayatı yaşıyor olma, hayatını anlamsız bulma* gibi duygular açığa çıkarıyor.

Peki ya bu da olmasaydı, yani herhangi bir iş sorumluluğu hiç bulunmasa idi nasıl olabilirdi diye düşünüyoruz. Çoğunlukla ev hanımları bu kategoriye girse de bazı durumlarda babaların da çalışmayan taraf olduğunu biliyorum. Bu kişiler bu süreçte çoğunlukla evde idiler. Tamamıyla ev işleri ve çocukların sorumluluklarıyla geçirilen günler, haftalar ve aylar… Çocuklar okul çağında ise onların okula gitmeyip başka bir yere de gidememenin verdiği can sıkıntısı ile baş etmeye çalışma bir yana uzaktan öğretimin kontrolünü sağlama diğer yana. Sadece anne-baba olmakta zorlanırken bir de evin öğretmeni olmaya çalışıyorlar. Evin öğrencisi olma noktasına gelen ebeveynlerin dahi var olduğunun biliyorum -bağlantı sorunları sebebiyle veya canlı derse adapte olmakta zorlanan çocuklarına destek olmak adına onların yanında oturup bütün derslere katılan ebeveynler gibi.

İşin acı tarafı bütün gün fiziksel olarak çocuklarıyla birlikte olmasına rağmen onlarla kaliteli vakit geçiremeyecek kadar duygusal olarak yoğun ebeveynler tanıyorum. Bundan şikayet ettiklerinde, onlara ne yapmak istediklerini, zorunlu evde kalma olmasaydı ne yapacaklarını soruyorum. “Ne bileyim, bir parka gideriz mesela, alışverişe çıkarız, dışarıda dolaşıp bakınırız” cevabını alıyorum çoğu zaman. Bu da aslında meseleyi açıkça ortaya koyuyor. Özgürlüklerin kısıtlanması, dışarı serbestçe çıkamıyor olmak bizim için -çocuk sahibi olsak veya olmasak, yalnız yaşıyor da olsak- gerçekten çok zor. Fakat bundan kaynaklı zorlukları şuan dünya üzerinde hemen herkes (sevad-ı azamdan) yaşıyor. Eğer mesuliyetimiz altında birileri varsa bu durumun bizde ekstra yıpranmaya neden olması da yine normal. Ancak aile hayatımızı da, ebeveynliğimizi de istediğimiz gibi yaşayamıyor oluşumuzu düşünmeye başladıysak orada kendimize hatırlatmamız gereken birkaç küçük şey olabilir.

Hepimizin elbette çok çeşitli sorumlulukları var şu hayatta. Şunu da eklemeden geçmek istemiyorum ki bu gözlemlerime konu olan kimselerin pandemi ve karantina şartları haricinde başka sıkıntıları da var. Ama zaten kimin yok ki? Evet bazen musibetler, sorumluluklar aciz bünyemize fazlaca ağır gelebiliyor. Fakat her şeyin üstünde esas olan bir sorumluluk var ki hepimiz onu isteyerek ediniyoruz. Kendimiz olma sorumluluğu… Sahip olmayı arzuladığımız bütün o kimlikleri yaşarken her türlü zorlukla mücadele etme sorumluluğu, aynı zamanda onlarla baş edecek cesaret ve gücü de veriyor bize aslında. Paket program gibi diyorum ben buna. Görev yüklenirken, onu gerçekleştirecek beceri de beraberinde ekleniyor. En basitinden şöyle düşünelim; yaradılışta kesin olarak bizimle birlikte olan tek kimlik kul olmak, öyle değil mi? Ama bu vazifeye dair işleri dahi başarmak için başta nefes-i emmare olmak üzere çok şeyle mücadeleye girmek gerekmiyor mu? “Ama Allah bizden bunu kesin olarak istemiş, neden bizi zorluyor. Yazmak için üretilen bir kalem <yazmam> diye direnmediği gibi biz de fıtri vazife nevinden otomatik yapsak ya!” diye bir şey düşünüyor muyuz? Aksine her zorlukta onun yolunu irade edebildikçe vicdanımızı bir huzurun kapladığını fark ediyoruz. Bu mücadeleyi, kul olmayı ne kadar çok istediğimizi göstermenin bir nişanesi olarak hissediyoruz. Öte yandan bir eş, anne veya baba, çalışan, öğrenci vs olmak zorunda değildik. Bu kimliklerin içinde belli değerlere sahip olmak zorunda ise hiç değildik. İlgili bir anne, çocuklarıyla oynayan bir baba, çaba gösteren bir öğrenci ya da işini özveriyle yapan bir kimse olmak zorunda değiliz. Fakat biz öyle olmayı seçiyoruz, tam da o kişi olmak istiyoruz. Dolayısıyla en önce kendi istediğimiz kimse olmanın sorumluluğunu alıyor olduğumuzu fark etmeye gerçekten çok ihtiyacımız var. Eğer buna odaklanabilirsek o veya bu sebeple yapamadığımız davranışlar yerine, kendimiz olmak için yaptığımız en küçük davranışları fark edebilir ve daha fazlasını gerçekleştirmek için gerekli içsel kaynağa ulaşabiliriz.

Ne diyor Bediüzzaman Hazretleri: Nefis cümleden edna, vazife cümleden âlâ! Kendisi ömrünün büyük bir kısmını mecburi olarak dört duvar arasında geçirmiş ama bütün azalarıyla hür bir kul olarak malumumuz. Kendi olma yolunda bizim hayal dahi edemeyeceğimiz mücadeleleri kazanmış biri. Onun eserlerini ve hayatını okumak bize müthiş bir güç kaynağı. Fakat bazen insan yine de duygu ve düşüncelerinin altında sıkışıp kalmaktan kurtulamayabiliyor. Böyle zamanlarda başa çıkma tekniklerini, psikolojik esnekliği kazandıracak becerileri uygulamalı şekilde işin uzmanlarından öğrenmek için yardım almaktan çekinmemek gerekiyor. Birtakım kimseler kendine yardım kitaplarından da fayda görebilir, onları da tercih edebilir. Asıl olan; kim olmayı seçtiğimiz ve nasıl bir hayat yaşamak istediğimiz bizim meselemiz. Bunu fark ettiğimiz sürece toplumsal ve küresel şartlar ne olursa olsun onu yaşamak için her zaman yürüyecek bir yol bulabiliriz.

 

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*